hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mart 2021 Salı

Yetinmeyi Bilir Misin?

 

Yetinmeyi bilir misin? Sana verdiği kadarıyla hayatın.. Hoş bilsen de bilmesen de, Yara bere içinde bu yollardan geçeceksin.

...

      Bu gecenin konusu 'yetinmek' olsun istedim. Az önce keşfette gezerken bir gönderiye denk geldim, şöyle bir cümle vardı içinde: 'Yetinmek zorunda değilsin.' Çok basit gibi görünen derin bir cümle. Bir yandan okşuyor nefsi diğer yandan boşluğa sürüklüyor sanki. Yetinmek zorunda değil miyiz? Yetinmeyelim mi? Bu konu üzerine konuşalım istedim. Söz şimdi iç sesimin.

      Yetinmek belki de çölde yürürken mataranın dibinde kalan suyu gözlemek gibidir. Yanar kavrulursunuz belki ama çölü aşma umudunun verdiği iradeyle içmezsiniz. Sadece arada ona bakar, çantanıza tekrar yerleştirirsiniz. Çünkü yol uzundur ve su bitmemelidir. Mataradaki varlığını bilmek bile çölünüze serap gibidir. Yetinmeniz gerekir.

      Belki çölde değilsiniz. Bir ummanın ortasında sandalınızdan atlayıp keyifle yüzmektesiniz. Suyla çevrilidir etrafınız. Uçsuz, bucaksız, sonsuz suyla.. Sandalda var olan bir şişe sudan daha çok olan ve sonsuz maviliğin içindeki serin sularla çepeçevre sarılmış bir haldesiniz. Ama bilirsiniz ki her su içilmez. Okyanusun ortasında bile olsanız, her şey o bir şişe içilecek suyun bitimine kadardır. Yetinmeniz gerekir.

      Daha çoğunu istemek, çölün ortasındaysam ve bir adım sonrasının garantisi yoksa diyerek o suyu bitirmek ya da okyanustaysam ve suyla sarmalanmışsam su sudur, nidalarıyla tuzlu suyla susuzluğu gidermek gerçek bir çözüm olmasa gerek. Yetinmek.. Varlığın içinde belki de yokluğu seçmek. Ne kadar zor değil mi?

      Olan kadarına boyun eğmek ya da olan kadarına şükretmek.. Belki de bakış açısı belirliyor elimizdekilerin değerini ya da hayatımızdaki varlığını. Belki de şarkının da belirttiği gibi yetinmeyi bilsek de bilmesek de yara bere içinde geçeceğiz bu yolları. Hayatın yolları neden yarasız beresiz geçilmiyor sahi? Bu da ayrı bir mesele olsun, zamanını bekleyedursun.

      Yetinmeye güzellemeler yapılabilir elbet. Her şeye yapılabileceği gibi.. Hayatın verdiği kadarına şükredebilecek ve ötesinin kaderden olduğuna rıza gösterebilecek bir kalbi bulmak kolay olmasa gerek. Hayatın verdiği kadarının şu anki yolunda olması gereken miktarda olduğunu görebilmek ya da anlayabilmek.. Yetinmek. Yokluğun değil var olanın yeterli olduğunu hissedebilmek. Derin mevzu bu aslında. Bir düşünceden geçerken başka bir düşünceye yol çıkıyor. Daha da derinlere inmeden basit bir çıkarım yapmak istiyorum gözlemlerimden kalanlarla.

      Yokluğun değil de elinde olanın varlığına odaklanan her insan mutlu. Bu çaba göstermemek olarak anlaşılmasın konu o değil çünkü. Olan kadarına rıza gösteren, daha çoğunu istersem azı kaybedeceğimi biliyorum diyerek hareket eden insanlar gerçekten kazanıyor. Nefse bunu dinletmek öyle zor ki, insanız ve içimizde bazen 'ben şimdi sadece o şekeri istiyorum' diyen bir çocuk ağlıyor bazen. Başka şekerleri değil, sadece onu ve yarın değil, şimdi. Bu kadar ısrarla isteyen çocuğa o şeker de alınmıyor zaten. Bu da hayatın bir irade terbiyesi olsa gerek. Ne zaman ki vazgeçiyor o zaman geliyor şeker. Garip bir döngü. Vazgeçebilmeyi ya da ayarında istemeyi öğrenmek bile insanı şekillendiren büyük bir törpü.

      Aklımdan yetinmekle bağlantılı çok konu geçiyor. Muhtelif konulara örnek olarak gördüğüm insanlara ait yıllar yıllar öncesinde şahit olduğum ufacık olaylar ve o olaylara karşın söyledikleri birkaç basit cümle aklıma geliyor. Düşünüyorum da.. Evet istediklerine ulaştılar. Belki yetine yetine bitmiştir değeri. Bu da bir ihtimal ama kazandılar. Elindekinin değerine odaklanarak, olmayanların çözümünü de zamana bırakarak. Kazandılar. Ne zamanla ne de elde olmayanla savaşılmıyor. Yürünen yollar değişse de varılan yer belirlenmiş oluyor. Konu buradan da dallanıp budaklanır ama artık kapanışı yapalım.

      Bir labirentin içinde yürüyoruz ve yürürken seçtiğimiz yollar beklenmedik yerlere çıkarıyor bazen. Sonra başka yollar seçiyoruz ve başka hayatlar geçiyor gözlerimizden. Vesileler, tesadüflere dönüşüyor, tesadüfler gerçekliğe. Biz sadece yürüyoruz. Bazen yetinerek bazen direnerek. O yolları yara bere içinde bile olsa geçiyoruz. Yetinmek.. Var olana kadarına şükretmek.. Zorunda olmasak bile tercih etmek.. Yapabilir miyiz? Zor ama denemek gerek. Görmek ya da duymak istemesek bile hayat bunu zaten bir şekilde öğretecek. Canım hayat.. Sen ne güzel bir öğretmensin.

      En güzel yollardan geçip en güzel yerlere varmanız dileğimle.

      Sevgiyle..



Not: Bu şarkıyı Sezen Aksu'dan dinlemenizi tavsiye ederim. :)

13 Şubat 2021 Cumartesi

Kabulleniş Evresi


      Hayatınızın nasıl bir evresindesiniz? Nasılsınız? Nasıl hissediyorsunuz? Gerçekten samimiyetle soruyorum bunu. Kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Kalbinizin atışı nasıl? İçinizde esen rüzgarlar nasıl peki? Duruldu mu sular? Kabullendiniz mi? Geldiğiniz noktada huzuru bulabildiniz mi?

      Ben son zamanlarda nasılım..
      Bugün 3 defa geldim buraya. Yazdım, yazdım, yazdım.. Sonra vazgeçip sildim. Birbirinden bağımsız konulardı kelimelere dökülenler. Esen rüzgarlardı. Neden bilmiyorum ama mühim olan yazmaktı o anlarda, yazdım ve sildim. Gecenin sakinliği ve sessizliğiyle yeniden burada buldum kendimi. Bu defa olacak sanki. :)

      Ben hayatımın kabulleniş evresindeyim sanırım. Kabulleneceğim çok şey var. Gündemim yalnızca kendi hayatım. Bir şeyler oluyor ve bambaşka şeylere vesile oluyor. İlginç bir döngü gibi. Diğer yandan perdeler aralanıyor bazen. Bir zamanlar çok istediğim şeylerin neden olmadığını sorgularken öyle şeyler oluyor ki, iyi ki benim istediğim gibi olmamış diyorum. Sonra ya öyle olsaydı diyorum. Allah beni korumuş ve aslında bana bambaşka şeyler saklıyormuş hissi. Benim asla göremeyeceğim kadar yükseklerden bir elin hayatıma dokunması gibi. Hayranlık, sevinç ve minnet karışımı bir duygu hali. Biraz garip deneyimler oluyor benim için.

      Şimdi.. Gerçekçi olalım. Her insan dönüp kendi hayatına baksa binbir eksiklik bulabilir. Bulunur yani kimin hayatı her haliyle mükemmel ki? Kimsenin başkasının hayatındaki kusurlara odaklanmaya yüzü olmaz aslında böyle düşününce. Aynayı kendine çevirince.. Ve aslında şöyle de bir olay var ki, hayatımızda olan şeyler başkaları için aynı seviyede etkiye sahip değil. Biri için maddi meseleler çok büyük olayken benim için değil. O durumu neden dert ettiğini anlayamam belki bile. Ben manevi bir meseleyi dağ gibi büyütürken gözlerimde, bir başkası için bu bir tepe bile değil. Başkalarının hayatında olan ya da olmayan şeyler, bizde bıraktığı etki gibi değil. Herkesin kuyusu kendine derin. Şimdi bunun üzerine yazmak istiyorum işte.

      Bu noktaya gelmem biraz zamanımı aldı ama hayatımda olan ya da olmayan her şeyde benim için bir fayda var aslında. Her şey nasıl olması gerekiyorsa öyle oluyor. Bahçemde güller sümbüller bitmiyor her zaman. Özenle baktığım çiçeklerin gözlerimin önünde kuruyup gitmesi tabii ki üzüyor beni de. Her insan gibi.. Kalbimde filizlendirdiğim, içime akan yaşlarla beslediğim çiçeklerimin hali üzmüyor değil. Her şey nasıl olması gerekiyorsa öyle oluyor yine de. Bazen de bambaşka güzellikte bir çiçek büyüyor. Ansızın başka bir çiçek tomurcuklanıyor. Hayat zaten böyle bir şey değil mi..

      Kabullenişimin en büyük sebebi hayatımda olan ya da olmayan her şeyin benim iyiliğim için olduğunu bilmem ve hissedebilmem diyebilirim. Bilmek bazı şeyleri dindirmese de, kabulleniş getiriyor. Olan ya da olmayan her şey bana bir şey öğretiyor. Evet gerçekten öğretiyor. Bazı sorularıma hala cevap bulamadım ama biliyorum ki onları da öğreneceğim. Çünkü hiçbir sorum havada kalmadı şimdiye kadar. Zamanı gelince açan kaktüs çiçekleri gibi görünür olacak ve olay örgüsü muhtemelen hayranlık bırakacak.

      Bu çok çok derin bir mevzu aslında. Ben bu derinliğin henüz yüzeyindeyim belki. Görmem gereken, anlamam gereken neler neler var kim bilir.. Açmam gereken pencereler ya da kapatmam gereken kapılar var belki. Belki de hiçbir zaman hiçbirini kapatmamak gerekli. Bilmiyorum ki.. Öğreniyorum işte herkes gibi.

      Şimdi yazdıklarıma şöyle bir bakınca hayatımdan kasırgalar geçmiş gibi duruyor ama öyle değil tabii. Kasırga olmasa da şiddetli rüzgarların estiğini, geçtiğini, yerini tatlı meltemlerin aldığını, yağmurların ve karların yağdığını sonra yeniden güneş açtığını söyleyebilirim.

      Bilmiyoruz arkadaşlar.. Yarınların ne getireceğini, ufacık bir değişimin nerelere götürebileceğini, kaderin ana kayalarının ne kadar yakınımızda olduğunu ve hangi vesileyle o yolu bulacağımızı bilmiyoruz. Elimizde olan şeylerin dışındaki durumlardan bahsediyorum. Bir anda aklımıza gelen bir fikrin nerelere kadar ulaşacağını kestiremiyoruz. İşte bu çok heyecan verici. Çünkü en nihayetinde biliyorum ki, olan da olmayan da bir şeyler öğretecek bize. Tesadüflerin ya da ufacık şeylerin düşünülenden bambaşka bir hal aldığını görmek ya da duymak kaderin üstündeki kadere döndürüyor yüzleri. Ve saat tam olarak 02:00 kapanışı yapma vakti.

      Bu konuda uzun uzun yazmak istiyorum ama yeterince yazdım zaten. Yarınların hepimize güzellikler getirmesini ve kalbimizin huzuru hissetmesini diliyorum. Bunu tüm samimiyetimle diliyorum. Kalbiniz huzuru gerçekten hissetsin. Hayatınızdaki her şey en iyi haline evrilsin. Esenlikler dilerim.

Sevgilerimle..
      

27 Ocak 2021 Çarşamba

Cam Fanusun Ardındaki Gerçek Yaşam


      Saat 02.12

      Bilgisayarı kapatıp kitabımı okumaya başlamıştım ki, bu konuyu yazmam gerektiğini hissettim. Çünkü bazı durumların konuşulması gerekir. Bu yazı bir gün birine denk gelecek ve kendinden bir şeyler bulabilecek. Bu yüzünden yazmak istiyorum. Yazmak bazen bir şeyi yıkamak ve temizlemek gibi. Görünür olsun tüm renkleri. Yazacaklarım, benim yıkadıklarım diyebilirim. Tecrübeyle sabit bir kendimle yüzleşme olacak benim için. Başlayabiliriz.. :)

      Bazen çok nezih, çok kibar, çok tatlı biriyle tanışırsınız. Tanışmak da değil de bir konu hakkında fikir danışır ya da herhangi bir şey anlatır size. Öyle bir karşılaşma hali diyelim. Öyle kibardır ve öyle saygılıdır ki.. Hayat yolunda nelerle karşılaşacağını az çok tahmin edersiniz. Bir şey diyemezsiniz, haddiniz değildir. Kıyamazsınız ama birileri kıyacaktır bilirsiniz neyse ki herkes için hayat en iyi öğretmendir. Herkes yaşaması gerekeni yaşar ve öğrenmesi gerekeni bir şekilde öğrenir. Böyle temiz kalpli insanların hayat yolunun dikensiz güllerle çevrelenmesini diliyorum.

      Adeta cam bir fanusta büyümüş ve hayatın h'sinden bihaber biri olarak gerçek dünyayla tanışmış, kendi fanusuyla törpülenmiş bir varoluşla diyebilirim ki, nezaketi acizlik zanneden, saygının yetersizlik olduğunu düşünen ciddi bir kitle var. Yüzü asla kızarmadan yalan söyleyen, kendi çıkarı uğruna tür ve şekil değiştirebilen canlılar var. Karpuz seçer gibi insan seçen ama bunu incelikle yapan öyle ki, ne yaptığını bile fark edemeyeceğiniz insanlar var. Bambaşka amaçlarla bambaşka hikayeler anlatan ve insanlarda asla gerçek olmayan izlenimler yaratan oluşumlar var. Ah bir de.. Kendi amacı uğruna senin doğrularını manipüle edip değerlerini değersiz göstermeye çalışan varlıklar, omurg.. :)

      Neyse ki sürecin herhangi bir yerinde uyanıyorsunuz gerçeğe ve sizin en rahat edeceğiniz şekilde yapılmış, sizi koruyan camdan fanusa tosluyorsunuz nihayetinde. Daha önce aklınıza yatmayan şeyleri görseniz bile suçlamıyorsunuz  kimseyi. Her şeyin sizin sanrınız olduğunu sanıp fesat düşüncelerinizle kendinizi suçlayacak kadar bilmiyorsunuz hayatı. Görmemişsiniz ki.. Hayatınızda hiç olmamış çünkü öyle kurgular. Yaşamışsınız öylece. Sadece anlamaya çalışmışsınız ama gerçek hayatın ne kadar gerisinde olduğunuzu bile kavrayamayacak kadar gerçeğe uzaksınız.

      Etrafınızda dönen dünyaya mı şaşırasınız, kanayan ellerinize mi korkasınız, kırılan fanusunuza mı yanasınız, bir süre idrak etmek zor oluyor tabii. O uyanış çağı herkeste farklı zamanlara tekabül etse de aralanıyor perdeler. Büyümek bu belki. Belki sıcacık evden, kar fırtınasına ilk kez çıkma hali. Her şey denebilir. Şimdi bu cümlelerimi okurken kimileri diyecek ki, aynı dünyada mı yaşıyoruz acaba.. Şunu söyleyecek kimileri de, hani benim gençliğim nerede.. :)

      Bunlar yaşanıyor arkadaşlar. Var böyle hayatlar. Tecrübeyle sabit. Geriden geldik ama geçtik bu yolları. Zordu ama geçti. :) Hayatı, insanları her yeni gün biraz daha öğreniyoruz. iyinin daha iyisini, beterin daha beterini görüyoruz. Hayat öğretmenimiz acımıyor, öğretene kadar derse devam ediyor. Nihayetinde iyiliğimiz için.. Devam etsin. :) Kendi varlığımızı hayatın bize öğrettikleriyle birlikte var edeceğiz. Bu cümlelerin üzerine, henüz hayata açılmamış bir temiz kalp muhtemelen ürkecektir. Keşke birileri de bana söyleseydi ben de biraz ürkseydim. Naçizane hislerimi de buraya iliştireceğim, yıllar önce geçtiğim yoldan şimdi geçen ve bu yazıya denk gelen neferler için. :)

      Şimdi ben senim. Sen de bensin. Samimiyetle oku bunları. Normalde böyle yazmam ama madem denk geldin. İyi niyetimle yazdığımı iyi niyetinle okuyabilirsin. Korkmalı mısın? Tabii ki korkabilirsin. Bazen bilmediği bir yolda yürümekten bile korkabilir insan. Ürkebilir karanlıktan ya da tanımadığı insanlara güvenmek durumunda kalmaktan. Korkabilirsin başaramamaktan, ulaşamamaktan, kırılmaktan ya da yanlış anlaşılmaktan. Hepsi bizim için.. Unutmamalısın ki, hayat bir yol ve yürüyeceksin. İster korkarak yürürsün istersen 'Allah'a emanetiz artık' diyerek yürürsün. Bu bir seçim. Korksan da, kırılsan da, dökülsen de yürüyeceksin. O fanus kırıldıysa kalamazsın kırıkların arasında. İlerleyeceksin. İyi niyetini kimse bilmese bile senin bilmen gerekir. Yaptığın her şeyi yıllar sonra bile düşüneceksin. Çıkacak karşına. İyi ki böyle yapmışım diyebilmenin o masum sevinci öyle tatlı ki.. Hayat bir seçim. Kimseye akıl danışamayacağın anlar gelecek ve ardında büyük planların olduğunu sezdiğin seçimler yapman gerekecek. İşte o anlarda aklını ve sezgilerini dinleyeceksin. Bedelini senin ödeyeceğin her seçimin tek sorumlusu sensin. Arkadaşların ya da yakınların değil. Sen bilirsin..

      Her şey çok kötü değil elbet. Bir diğer yanda aydınlık bir dünya var. Denge.. Sihirli kelime. Ben önemini yeni öğrendim ama seninle de paylaşmak isterim. Denge her konuda, her alanda ve her duyguda öyle önemli ki.. İlerlediğin yollarda iyiliğin hala yaşadığını, ilahi adaletin tecellilerini göreceksin. En kötü insanın başına gelen şeylere bile içten içe sevinmeyeceksin. Onun neden melek gibi bir bebekken, büyüdükçe şeytanın sağ kolu olmak için çırpındığını düşüneceksin. Geçecek aklından bunlar. Yol devam ettikçe yılların karartamadığı kalpleri tanıma şansın olacak. İçinde hala gencecik bir kalp taşıyan ve hayatının her noktasında iyiliğin ve doğruluğun en değerli ahlak kurallarını uygulayan insanların varlığıyla neşeleneceksin. Karardığında dünya, bu insanların bir cümleleri bile aydınlatmaya yetecek her yeri. Her zaman kendini suçlamamayı, saygının ve nezaketinin sınırlarını, kimin hangi dilden anladığını öğrenecek ve değerine yönelik yanlış anlaşılmalara fırsat vermemeyi öğreneceksin. Hatalar yapacaksın ama her hatadan bir hazine kazanacaksın. Törpüleneceksin.. 

      Şimdi böyle yazıyorum ama ben ne yaşadım, ne öğrendim, okyanusun bir zerresini doldurabildim mi muamma.. Kim bilir daha neler yaşayacak ve neler öğreneceğim. Artık her zaman her şeyin bana iyilikle döneceğini biliyorum diyebilirim. Çok üzülsem de bana bir şey öğretir yaşadığım. Bunu bilmek öyle bir huzur verdi ki.. Hayatımın en huzurlu zaman diliminde, bu huzurun da verdiği sakinlikle gecenin üçünde yazıyorum böyle. Çünkü solan güle bile üzülen birini anlayabilirim. Başka güllerin yaşamaya devam ettiğini hatırlatmak isterim. Hayat beynin yekpare kanatları gibi. Neyi ararsan buluyorsun içinde. İyiyi de kötüyü de. Her zaman bu denge olmasa bile olabildiğince iyiye meyletmek gerek. Işık yalnızca kendi içindeymiş. Huzur tatlı ve ılık bir şeymiş. Yine dengeye çıkıyor kapılar. :)

      Tüm samimiyetimle kendi deneyimimden yola çıkarak yazdığım bu yazı, dilerim ki yıllar öncesindeki benlerden birine denk gelir. İyi niyetimin yanına bir tutam güç ekleyerek hayatın en çok dikensiz güller uzatmasını temenni ediyorum. Dalgalar duruluyor, su yolunu bir şekilde buluyor. Başkalarıyla değil kendimizle meşgul olduğumuz ve iyi niyetimizden emin olduğumuz sürece doğru yolu gösteren iyi insanlar yolumuza çıkacaktır elbet. Bu yazıyı bana yazdıran kişinin haberi yok tabii ki ama dilerim ki, saygısının ve nezaketinin anlaşılabildiği toprakların çiçeği olur. En güzel çiçeklerle yolları kavuşur.

      Ayrıca buraya kadar sabırla okuyarak düşüncelerime değer verdiğiniz için teşekkür ederim. Saygı, sevgi ve huzur dolu bir hayat dilerim. :)

24 Aralık 2020 Perşembe

Aynı Mayayla Karılmış Ruhlar


      Saat 01.00

      Bir film izledim bu gece. Filmi izlemeden önce yorumlara baktım şöyle, zaman kaybı olduğu ve tam bir saçmalık olduğu yazıyordu. Hiç güzel bir film olmadığı, konusunun bile saçma olduğu yazıyordu. Tam da filmin içindekiler gibi. Filmin karakterleri birer birer yorum yapmıştı sanki. Oysa bahsettiği konu o kadar önemliydi ki..

      Çok büyük bir yanlış vardı ve herkes yanlışı daha yanlış bir yönde aradı. Hayatın çok içinden bir yanlıştı bu. Bugün bile aynı yanlışın yapıldığı ve yanlış yönlerde yanlışın arandığı bir durum. Bir ışığa koşan kalabalığın ışık kapatıldığında, yokmuş gibi davranması.. Ne acı. Sanki orada değilmiş ve aslında hiç olmamış gibi.. Bu bencilliğin çok daha tehlikelisi belki. Ne kadar sığ..

      Görmek ve duymak istemediklerimize yok gibi davranmak, içimizde kaynayan bir nehir varken methiyeler savurmak biz insanlardan başka hiçbir canlının yapmayacağı ve belki de yapamayacağı kadar aciz bir tavır olsa gerek. Neden böyle, nasıl değişir gibi soruları geçtim artık. Anlıyorum. Bu böyle.. Anlamak kabullenmek midir, bilmiyorum. Anlıyorum ama kabul etmiyorum kendi içimde.

      Artık biliyorum ki, hepimizin ışığı birden kapanabilir, dünyamız ansızın kararabilir. Yeniden aydınlanmayacağından değil. Aydınlanır elbet.. Hiçbir karanlık sonsuz değil. Ama birden ışıklar kapanabilir. Anlıyorsun değil mi? Zifiri bir karanlığın içinde bulmak kendini, an meselesi.. Ve o karanlıkta kimse olmayabilir. Kendinden başka, aklından başka, kalbinden başka..

      Anladım ki -evet bunu anlamam yıllarımı aldı- hepimiz insanız ama aslında öyle değil. Hangimiz insan ve hangimiz değil bilmiyorum. İsimler değişebilir ama bu hiç önemli değil. İnsanlık, altı uzun bir listeyle doldurulabilecek erdemler bütünü. Kimileri elinden geldiğince o erdemlere tutunmak için çabalarken kimileri karanlıkların gücüne güvenir halde. Işıklar kapandığında yok gibi davranmak da bir tercih. İnsanlık adını verdiğimiz listede bulunmayan bir tercih..

      Lafta oluk oluk akan tüm erdemler, uygulamada hikaye. Kelimelerden kuleler inşa etmekten başka bir şey değil. Kulelerin duvarları o kadar yükseltiliyor ki, görünmüyor içerisi. Evet, nihayetinde anladım. Kabul etmemek ayrı bir sancı ama biliyorum ki sancılar da nasırlaşır.

      Sözler ve gerçekler.. İki ayrı uçurum gibi. Bu film, hayat ve insanlar böyle anla artık, dedirten gerçekleri hatırlattı. İyiliğin azlığını, kötülüğün fazlalığını, karanlıkların minicik bir mumla aydınlandığını, kötülerle dolu yaşama son sözü söyleyenin sadece iyiler olduğunu ve hiçbir şeyin tesadüf olmadığını..

      Velhasıl.. İçinde bulunduğumuz, karla kaplı karanlık bir orman ortasında, ışıksız bir kulübe bulmak gibi bir durum. Güvenli mi bilmiyorsun, ısınmıyorsun ama dışarıda da değilsin. Gerçekliğin soğuğundan sığınacağın bu kulübe başka bir tercihin olamadığı için evin. Soğuğu, korkuyu, karanlıklar içinde bir sığınak bulduğunu, lafların bazen sadece çöp olduğunu anlaman gerek. Anlamak bazen hissizleştirir insanı. Belki de bu sadece ruhen büyümek..

      Düşünülecek, derinlerinde yüzülecek, öğrenilecek ve yazılacak ne çok şey var değil mi? Okuyan var mı? Anlayan ya da anlamak için uğraşan var mı? Tıpkı o film altındaki yorumlar gibi her şey. Anlayamadığını yok etmeyi tercih eden zihniyet, fikirleri ne kadar anlamlandırır? Neyse ki biz anladık ve hissizleşti anlayan yanımız. Buraya kadar okumuş olman bile anlamayı tercih edenlerin safına alır seni. Aynı yoldayız. Biz yazarız, okuruz, anlamaya daha çok uğraşırız. Dünya böyle.. Zifiri bir karanlığın içinden yazıyorum şimdi. Işıklar kapanmaz artık ancak açılır bizde.

      Anladığımız ve yargılamak yerine anlama ihtiyacını içimizde taşıdığımız hayatı, aynı ihtiyaçtan mürekkep ve ruhu aynı mayayla karılmış insanlarla sürdürmek dileğimle..
Sevgiyle..

11 Kasım 2020 Çarşamba

Okyanusun Ortasındaki Çöl Serabı


      Sizi bundan yıllar yıllar öncesine götüreceğim.     --->  (Linke tıklayınız.)

       Yıl 2015.

      Mayıs tüm hızıyla ilerliyor. Tezimi teslim etmem gerekiyor. Yurt odamda yalnızım. Sessiz ve telaşlı bir yalnızlık. Her geceyi sabah ediyorum. Kocaman pencereden görebildiğim açıklık, çok aydınlık. Dağ olmaya tenezzül etmemiş bir tepeden süzülen ay ışığı giriyor içeriye. Serin bir rüzgar esiyor, dalgalanıyor perdeler. Gece yıldızlar, gündüz güneş ve bulutlar benimle yaşıyor. Kaç gün doğumu izledim böyle bilmiyorum. Kaç bulutu sığdırdım kalbime ve onlarla birlikte yükseldim o zamanlar, bilmiyorum. Kalabalık bir yalnızlığın içinde durmadan yazıyorum. Durmadan, uyumadan, sorumlu olduğum 14 kitap konusuyla beni darmaduman etmiş halde. Aklım, kalbim, hayallerim ve gerçekler büyük bir savaş içinde. Ben o savaşın ortasında yazıyorum yine de. Şimdi diyebilirim ki, ben bir savaş gördüm. O günlerde çıkan bu şarkıyı döngüye alıp kaç karanlıktan aydınlığa aktım, kaç aydınlığı karanlığa bağladım saymadım. Bu şarkı benim için o günler demek. Şimdi yine döngüde çalıyor peş peşe. Velhasıl çetin günlerdi, serde kavak yelleri vardı. Geçti..

      Zaman o kadar hızlı geçiyor ki.. Aynada bıraktığımızı bile aynı yerde bulamıyoruz bazen. Atıp tuttuklarımıza dönüp bakmaya tenezzül etmediğimiz zamanlar oluyor. En önemlilerin aslında o kadar da önemli olmadığı, hayal olarak yüceltilenlerin aslında sadece hayallerde yüce olduğu zamanlar işte. Gülüp geçebiliyormuşuz gözümüzde dağ ettiklerimize. Ne kadar güçlü olduğumuzu fark edebiliyormuşuz. Bazen gurur duyabiliyormuşuz kendimizle bazen de dolu gözlerle sarılabiliyormuşuz kendimize. Oluyormuş bunlar. Zaman öğretiyormuş. Sonra öğrendiklerimiz de değişebiliyormuş. Hiçbir şey planlandığı gibi olmuyor, sadece olması gerekenler oluyormuş. İyi ya da kötü. Ve her şey insana hayatın hazinesinden bir inci bırakıyormuş. Bak bunu da bununla hatırla der gibi. O kadar çok inci var ki ellerimde. İnci, incilerin içinde. Rengarenk inciler.. Yalnızca kalp gözüyle görülebilen inciler içinde bir yaşam var elimizde.

     Hepimiz farklı zamanlarda aynı yollardan geçiyoruz. Başka amaçlarla, başka hayallerle, başka adımlarla. Ama aynı yolda. Bazen karşılaşıyoruz, bazen ayrılıyoruz. Ama hepimiz yürüyoruz zamanın içinde. Bazen okyanusun ortasında küçük bir kara parçası arayan ve bazen de çölün serabına kapılan insanlar gibi.. Heyecanla, umutla..

      Yarınlar ne getirir bilmiyor olsak da geçmişe şöyle bir dönüp bakmak güzeldir. İçinde olduğunuz her anı, her duyguyu ve her heyecanı yalnızca siz bilebilirsiniz. Ve biraz da sizin gibiler sezebilir. İşte bugünlük böyle.. Ne demiş Teoman? 😏

'' N'apim, tabiatım böyle.. ''


      En mutlu ve en huzurlu olduğunuz anlarda olmanız dileklerimle.
      Sevgiyle.. :)



                                                                                               Görsel klipten alıntıdır.

      

26 Eylül 2020 Cumartesi

Buraya Dikensiz Bir Gül Bıraktım

 

      Asırlar sonra yine geldim. Bu aralar bilgisayardan biraz uzağım. Biraz.. Tamam tamam günlerdir şarjı bile yok. :) Kabloyla uğraşmak dahi istemedim. Hemen küçücük bir özet geçeyim:

      Günler, diğer günlerde olduğu gibi tüm hızıyla geçiyor. Pandemi de aynı seyrinde. Özgürce takılan insanlar keza.. Her şey aynı. Tarih değişiyor olsa da cam fanusumun dışında pek bir şey değişmiyor. Yeni bir gün, yine bir gün..

      Bendeyse durumlar biraz daha farklı. Malum pandemi hayatıma çok şey kattı. Günlerimi tarif etmem gerekirse: Bir şeyler oluyor. Sonra hiçbir şey olmuyor.. Sonra olacakmış gibi oluyor. Ve ardından canım mantığım, ''Boş hayallere kapılmak yerine işine bakar mısın tatlım?'' diyor. Ben de işime bakıyorum. :) Velhasıl neler oluyor ve neler olacak ben de çözemedim. Bir şeylerin olacağı kesin. Kesin bir şey olacak! (Olmadı..) :) Ne olacak bunu zamanla göreceğiz. Zaman.. Hayatımda bazen her şeyi yokuşa sürse de ben yine de zamana inanıyor ve güveniyorum. Olacak olan oluyor, olmayacak olan olmuyor. Bir şeyler oluyor. Şimdi böyle söyleyince aklıma Lale Müldür geldi. Sanırım olan ve olmayanların sadece birer seyircisiyiz. Çok açıklayıcı (!) cümleler kurdum biliyorum ama zaten mevzu sadece benimle ilgili. Bence yeterince açık oldu yani.
İşte günlerimin özeti.. :)

      Bu aralar içimde tarifsiz bir huzur var ve minicik bir heyecan. Ülke pandemi ve ekonomik buhranlarla çalkalanırken nasıl bu heyecanı içimde bulabiliyorum bilmiyorum ama güzel bir his. Kendime, kendim için çizdiğim bir yolda, kenarlara ektiğim minik çiçeklerin büyüyüp serpilmesi, yüzüme gülümsemesi bana güç veriyor. Belki de bu huzurun sebebi, gülümseyen bu çiçeklerde kendimi görebilmemde gizlidir. Her şey olabilir. :)

      Bir diğer mesele..
      Bu hassas bir konu ama yazmak istiyorum. Beni hoş görün. Aslında burada sadece kendim için konuşmuyorum. Kendi üzerimden anlatmayı tercih ediyorum.
      Yıllardır kendimi ruhen eğitmeye çalışıyorum. Kendime bunun için bir dünya kurdum. İçinde her şey olunca kendi kendine yeten bir dünya oldu. Komplike değil neyse ki, içinde kolaylıkla bulabiliyorum kendimi. Bu günlerde bu durumu sorgulamıyorum desem yalan olur. Ben ruhumu törpülemeye çalışıyorum ama hayat böyle değil. İnsanların dili adeta bir parça zehir. Ve ben edebiyatçıyım. Bu zehir belki de bende çoğu zehirden daha kuvvetlidir. Olayın vehametini anlatabiliyorum değil mi? :)

      Bu konuyu biraz açmak istiyorum. Bir nevi pansuman mahiyetinde olsun. İnsan bazen düşüncelerinin gazlı bezlerini değiştirmeli değil mi? Düşüncelerin akıbetini izlemeli. Bu yüzden bunu yazmak istiyorum. Konuya döneyim.
      Yıllardır cidden ruhumu törpülemeye çalışıyorum. Başkalarının eksiklerine ve kusurlarına odaklanmak yerine kendime bakıyorum. Hiçbirimiz mükemmel değiliz ve olamayız. Bu yüzden kimsenin hakkında kötü düşünmemeye, kötü konuşmamaya çalışıyorum. İnsanız ve nefsimiz var.. İçimden bile kötü konuşmamaya gayret ediyorum. Çünkü o cümleleri duyan yalnızca benim. Kelimeler silahlardan daha kuvvetli. Kalbimi kir ve barut ile karartmak yerine güzel düşüncelerin ve cümlelerin tadını çıkarmaya çalışıyorum. Çabalıyorum.

      Benim kalbim kırılmıyor mu? Herkes kalbimi kıramaz benim ama elbet kırılıyor tabii. Kelimelerin gücünü bilen insanlar acımasızca ortaya serpiştirebiliyor en zehirlileri. Dil gerçekten bazen bir ilaç bazen de bir zehir.. Keşke bunu herkes bilse ve dikkat etse değil mi? Bu konuda nefsimle büyük bir cenk halindeyim.

      Şöyle bir düşünelim.. İstesek her insan ya da her olay hakkında, onu yerin dibine sokacak ve bir daha asla çıkarmayacak cümleler kuramaz mıyız? Eleştirecek malzeme yakalayamaz, kusur arasak bulamaz mıyız? Öyle de bir buluruz ki.. Yeter ki niyetlenelim, karşımızdakini kırmaktan çekinmeyelim. Bunu kolaylıkla yapabiliriz. Öyle ince yönlerden ve arka bahçelerden eleştiririz ki karşıda ne kalp kalır ne akıl. İnsan dili cidden zehir. Bunu gerçekten istesek yapabiliriz. İnsanlar aynaya bakmadan, kendi hayatlarını sorgulamadan atıp tutarken bu ihtimali unutuyor maalesef. Ama mühim olan böyle yapmamak tabi.. Kalp kırmamak. Kusur aramak yerine iyiliğe odaklanmak, saygı duymak..

      Hani herkes kendi özelliklerini bilir ya, işte ben de kendi dilimi biliyorum. Kelimelerim birer zehir olabilir. Olmaması için o kadar direniyorum ki.. Kalbimi kıran cümlelerin benimle ilgili değil, söyleyenin içindeki boşluklarla ilgili olduğunu biliyor olsam da, boş konuşmalardan ve düşünmeden ortaya atılan cümlelerden ibaret olduğunu biliyor olsam da bazen ortalığı yakacak kelimeler geçiyor gözümün önünden, tutuyorum kendimi, o kelimelere kapatıyorum gözlerimi. İnsanlar söyledikleri karşısında susanı ya da makul karşılamaya çalışanı saf da zannediyor olabilir. Ben bunu attım ortaya ama o bendeki daha büyük kusuru fark etmiyor ve belki de bilmiyor, diyor olabilir. Belki bu daha farklı bir izlenim bırakıyordur. Söylenilenlerin ya da imaların karşıda bir karşılığı olmadığı zannına kapılıyorlardır. Bu gibi durumlarda zihnimde kopan fırtınaları bir bilseler keşke.. Kelimeleri nasıl tutup çektiğimi bir görseler.. İki kelime ile mevzuyu ebediyete kadar kapatabilecek ve bir daha açılamaz hale getirebilecekken yapmamayı tercih ediyorsam genel anlamda insanlara ve kalplerine verdiğim değerdendir. Biraz da kelimelerin açabileceği yaraları bildiğimden, başkasını acıtmak istemediğimdendir. Yine de kalbimi korumak adına bu tür insanlardan uzaklaştığımı ekleyeyim. Sivri dillerle savaşabilecek gücü yok kalbimin. Kalbim kendini törpülemeye ve hayallerine harcıyor tüm enerjisini. Daha kendi içindeki savaşı kazanabilmiş değil. Olumsuzluklarla yormasın kendini. Canım kalbim..

      Şimdi bunları yazınca ortalık karışmış gibi bir izlenim doğmasın. Hayatım gayet sakin ve kendi hengamesinde sürüp gidiyor. :) Ben kendi dünyamı güzelleştirmek için çabalıyorum. Dışarıda neler oluyor, ilgimi bile çekmiyor. Bu noktaya gelmek büyük emek gerektirdi.. Emek verdim, geldim. Huzur kolay kazanılmıyor. Ummandan huzur adında bir katre yakaladım diyebilirim. Ama daha çalışmalar bitmedi.. :)

      Yukarıdaki düşünceler benim genel gözlemim. İnsanların pek de düşünmeden konuşuyor olmalarına karşı kendimce böyle bir düşünce denizine girdim. Belirttiğim gibi mevzu tam olarak ben de değilim. Herhangi bir sosyal mecraya girin, gönderiler altındaki toplu yorumlara bakın.. Bu bile insanların sevgi dolu cümlelerine (!) dair genel bir izlenim verebilir. Dilleriyle zehir saçan insanların devrindeyiz.. Çok garip. :)

      Oysa bir ihtimal daha var. İnsanlar küçücük iltifatlarla, güzel temennilerle, farklarının farkında olduğunu hissettirdiğin sözlerle o kadar mutlu oluyor ki.. Çok basit bir şey bu ama bunu esirgiyoruz. Küçücük bir güzel dilek. Minicik.. Zor değil. Çiçek açar her yer.. Gül bahçesine döner. Cidden zor değil. Birkaç hoş söz, hissettirilen iyi niyet hangimizin omzuna yük olabilir ki? Hayat cidden çok zor ve kimse aynı noktada başlayıp aynı düzlükte yürümüyor. Biz bari birbirimize kelimelerimizle birer çiçek uzatalım değil mi? Dikenlerini kopararak tabii. Uzattığımız çiçeği almak için bize uzanan elleri kanatmayalım. Yapabiliriz bence. Yaparız değil mi?

      Bu yazıyı artık tamamlayıp uzay boşluğuna bırakıyorum. Kimler okuyacak kestiremesem de okuyanların da benzer düşüncelerin kenarından en az bir kez olsun geçmiş olabileceğini varsayıyorum. (Zaten öyle olmasan şimdi burada olmaz, bu yazı seni sarmaz ve düşüncelerime zaman ayırmazdın. Bambaşka hayatlarda benimle ortak düşünceler taşıyan insanların varlığını bilmek, fikri yalnızlığıma su serpiyor. İyi ki varsın.)

      Sözün özü.. Kendi ellerimizden tutarak, kendi enerjimizden güç bularak nice güzel yolları dolaşmak dileklerimle.. Umarım nefsimizle savaşımızda fazla yorulmadan mutlu, huzurlu, sağlıklı bir hayat yaşarız. Ulaştığımız noktadan geriye dönüp baktığımızda, geçip giden yıllara tatlı bir tebessüm bırakırız. Güzel bakıp güzel gördüğümüz ve güzel kelimeler duyduğumuz nice güzel, çiçek gibi günlere..

Selam ve sevgilerimle.. :)




8 Haziran 2020 Pazartesi

Her Güne Bir Yeni Kötü Haber



      Günler, normalleşen hayatın normal olmayan canlılarıyla ve o canlıların zarar verdiği insanların hakkını aramasıyla geçiyor. Bulabildikleri pek söylenemez ama nihayetinde arıyorlar. Bu zaman zarfında yollarına taş değil kayalar konuluyor ama kaybedecek bir şeyi kalmamış insana taş da aynı kaya da.

      Bazen ne oldu bu insanlara diyesim geliyor. Sonra canım teknoloji diyorum.. İnternet olmasa kim duyurabilir sesini böyle? Şimdi kim kime zarar verdiğinde gizli kalabilir ki? Kim kimi ne kadar susturabilir? Bunlar da son demleri.. 
İleride suç işleme imkanı bile olmayacak insanların belki.
Chip sistemi ya da her neyse işte. Konu bu değil.

      Günden güne kötü insanların kötülükleri daha çok açığa çıkıyor. Güven duygusu ise kurumuş bir toprak misali çatlaklarıyla el sallıyor. Tacizcisi, tecavüzcüsü, hırsızı, katili, belalısı, ahlaksızı ve diğerleri.. Çoluk çocuk sahibi insanlar, evleri-yuvaları var. Neden ya? Gerçekten neden? Niye? Nasıl bir hayata kast edebilirsin ki? Senin de eşin var, çocukların var.
Neden? Anlayamıyorum işte nedenini..

Sonra sesini duyurmaya çalışanlar, haksızlığa uğrayanlar, adalet arayanlar..
Adalet neden aranır? Yasalar belli, cezalar belli.
Yetkisi olan kişiler neden halka bu zulmü yaşatır?
Yarın kendi aynı şeyi yaşadığında kime sığınır?
Herkes ettiğini bulur.
Üzerine konuşacak çok şey, anlayacak pek kimse yok.
İçimizden konuşmaya devam..

Saat 02.18 şimdi. Gecenin kalbinden bildiriyorum. Serin bir rüzgar var.
Keşke bu serinlik düşüncelerimize de gelse..
Anlam aramak zorunda kalmasak hiçbir şeye.
Suçluların korunmasına, mağdurları susturmaya neden sormasak..
Kime nasıl güveneceğimizi düşünmek zorunda kalmadan yaşasak.
Ah hayat..
Her güne bir yeni kötü haber ile geçip gidiyorsun..
Tüm bu saçmalıklar dibi gördüğünde iyilik kazanacak.
Ve nihayetinde dünyayı, iyilik kurtaracak.
Kimler geldi geçti..
Nihayetinde tarih iyiliği yazacak.

Durumlar böyle..
Korona yasakları kalkınca sokaklara, park ve bahçelere dökülen insanları saymazsak günler bu haberlerle geçiyor diyebiliriz. Gündemi takip etmemeye çalışacağım ama bu ne kadar mantıklı bilmiyorum. Düşüneceğim..
İnsanların insan gibi yaşadığı, kadınların ve çocukların
daha fazla mağdur olmadığı günler dilerim..      

29 Mayıs 2020 Cuma

Anlar ve Günler


      İnsanız..
        Bazen olmayacak hayaller kurar bazen de olabileceklere bile temkinli yaklaşırız. Çok çok istediğimiz bir şeyden an gelir saniyeler içinde uzaklaşır, asla dediklerimize ise gün gelir en önde koşarız. İnsanız.. Önce konuşur, sonra düşünür, bazen anlar, çoğunlukla da olan olmayan ne varsa akışa bırakırız. Çünkü insan işte böyle karmaşık bir varlık. Tanımsız..

       Az önce aklıma şöyle bir durum geldi. (Bu arada saatlerimiz 03.08'i göstermekte. Benim yaşam saatlerim için normal bir zaman dilimi.) Düşündüm de, bazen deli hayallere kapılıyoruz. Öyle olsa, böyle olsa, şöyle olsa derken adeta kuş olup kanatlanıp uçuyoruz. Belki aylarca ya da yıllarca onun hayalini kuruyoruz ama bir türlü gerçek olmuyor. Olabilecek bir şey olsa da olmuyor. Muhakkak vardır öyle hayalleriniz, anladınız ne demek istediğimi. Neden olmadığını anlayamıyor insan tabii. Neden olmayabilir ki yani? Ufak tefek basit meselelerin nesi böyle zor ki? Düşündükçe düşünüyor insan. Hedefe odaklanarak, duaları dileklerle yarıştırarak..

      Sonra alakasız bir an geliyor ve insan yine alakasız bir başlangıçla birlikte durumun genel özetine bütünsel bakma fırsatını yakalıyor. Ve kalkıyor perde.. O müthiş aydınlık.. Aslında evet olmaması daha mantıklıymış cümlesi sonlandırıyor asırlık meseleyi. Her işte bir hayır varmış.

      İzole bir dünyanın içinde, hayata görmek istediğim gibi baktığım müddetçe hiçbir zaman gördüklerimin pembeliğine güvenemeyeceğim. Aslında bunu da yeni öğrendim. Gördüklerim gerçekler değilmiş. Yalnızca insanların gerçekmiş gibi paylaştıkları naylon bilgilermiş. Keşke öğrenmeseydim. Dümen dolu bir dünya ve bunu gerçekmiş gibi anlatan, paylaşan insanlar. Garip. Yalana neden tenezzül edilir ki? Yani senin olmayan bir hayat ya da yalan söylenen ne varsa işte. İnsan neden yalan söyler ki? O zaman iyi biri mi olacak yani? Bunu da düşüneyim bir ara. Anlayamadım çünkü. Mantığıma yatmamasının sebebi her yalanın bir gün mutlaka ortaya çıkması. Yani kimi kandırıyorlar ki? İlginç..

      Bu gibi sorgulamalar eşliğinde geçiyor günler. İyi veya kötü. Günler böyle. Her şey yaşanması gerektiği şekilde yaşanıyor. Bunu kabullenmek gerek. Her ne oluyorsa olması gerektiği için. Hayatta hiçbir şey boşa değil. Pencerenize konan bir kuş bile size o an hissettiği duygularla aylarca kalıyor aklınızda. Her şeyin bir sebebi ve olanın da olmayanın da bir hayrı var. Buna gün geçtikçe daha çok inanıyorum. Bizim göremediğimiz, düşünemediğimiz durumlar olabiliyor. Yarınlar asla tahmin edemediğimiz sürprizlerle yaklaşıyor ve biz tahmin dahi edemeden ufak tefek şeylerle zaman geçiriyoruz belki de. Olamaz mı? Bence şu hayatta her şey olabilir. Bunu da geç öğrendim ama şükür ki öğrendim. Herkes ve her şey..

      Aklımda konuyla bağlantılı düzinelerce mesele var ama bugünlük bu kadaranı yazmak istedi canım. Hiçbir şey sebepsiz yere yaşanmıyor, hiçbir kuş öylesine penceremize konmuyor, hiçbir söz karşımıza boşa çıkmıyor. Görebilene ya da görmeyi bilene.. Gözlerimizin her daim açık, kalbimizin nefsimizden üstün geldiği sağlıklı ve mutlu nice günlere..
Bakalım yarınlar hangi sürprizlerle gelecek. :)

Selametle..

22 Mayıs 2020 Cuma

Deveden Bir Tüy Kopardım


      Korona günleri kaldığı yerden devam etmekte. Günler benim için biraz farklı bir zaman aralığında geçse de çok şey öğreniyorum. Cidden çok şey öğreniyorum ve bu beni hem mutlu ediyor hem de biraz üzüyor. Perde arkaları neden bu kadar kirli? Kendi anlayacağım dilden yazmamaya çalışarak bazı çıkarımlarımı paylaşmak istiyorum.

      Aklınıza gelebilecek her şey için söylüyorum bunu, istediğiniz gibi yorumlayabilirsiniz. Bir yerde bir kalabalık varsa ardında maalesef ki büyük dümenler var. Bireylerden bahsetmiyorum bakın. Kalabalıklardan bahsediyorum. İstisnalar kaideyi bozmaz diyeyim ancak bu şahsi fikrim ve gözlemim. Üzülerek söylüyorum ki, iyi niyetiyle avutulan insanlar uykudalar.

      Doğruyu anlatmak, iyiyi yaymak, güzeli paylaşmak adı altında oluşturulan güçler daha büyük güçlerin desteğini de arkasına alarak yeni kaynaklar kazanmış oluyor. Bulutları bile yalnızca kendi üzerine çekebilme fırsatı verilse diğer insanlar susuzluktan ölsün biz faydalanalım yeterli, diyebilecek haldeler. Vicdan, insanların çıkarlarıyla olan savaşında perişan halde. Ve bu beni üzüyor. İnsanız.. Kazandıklarınız 70 senelik ömrünüzü ihya ederken sonrası? Dünya kandırmacası.. Ne acı.

      Hayatta öğrendiğim birkaç şeyden biri de insanların da tıpkı sinekler gibi ışığa gelmesidir. Bir güruh işte o ışıltıyı çölde susuz kalmışçasına izler ve kendi varlığından daha büyük bir inançla o yansımaları savunurken bu söylediklerim devenin bir tüyü olarak yaşamına devam eder. Oysa birileri şan yapar bir diğerleri gözyaşlarıyla bir çare arar. Oysa kimse karanlıkları görmez, ışıltılara bir parıltı daha katar. Güç her zaman gücü doğurur, güçler birlikte kuvvetli olur. İyilik sahiden nedir? Kendini şad edip diğerlerini perişan etmek mi? Düşünmeli..

      Bir diğer öğrendiğim şey ise tabiatta hiçbir boşluğa yer olmayışı. Gidenin yeri muhakkak dolduruluyor. Akıl da gitse, vicdan da gitse, insan da gitse tüm boşlukları birileri muhakkak dolduruyor hem de boşlukların sahibinin ruhu dahi duymadan, adeta bir serum gibi hayata karışıyor. Düşünelim, damarlarımızda serum diye bildiğimiz neler dolaşıyor?

      Öyle bir devirdeyiz ki cidden boşluklarımız için tetikte olmamız gerekiyor. Fikri ve manevi boşluklar bilhassa daha öncelikli. Yoksa hali hazırda davetkar ışıklar bizi çağırıyor. Akıbetini ve kimin çıkarı uğruna sürüklendiğimizi bilmeden o ışıklara koşabilir, kalabalıkların görkemiyle yanlış topluluklara karışabiliriz. Kötüyü belki biliriz ama iyi görünümlü kötüleri bilmek büyük iş..

      Konu hassas ve mevzu çok derin. Bazen söylediklerinizin de, dinlediklerinizin de, izlediklerinizin de tek muhatabı sizsiniz. Ne kadar doluysanız o kadar iyi anlayabilirsiniz. Bunun için de -bence ve naçizane- tarafsız olmak ve araştırmak gerekiyor. Yalnızca işine gelenle geçirdiğin zaman, düşünmeden koşulan ışıklar içinde bir zulme hissedar yapıyor. Şahsım adına kimseye zerre zararım olsun, benim yüzümden birilerine tüy kadar zarar dokunsun istemem. Tüm çabam bunadır ama nihayetinde ben de insanım ve yaşım gereği boşluklarımı tamamlamalıyım. Yoksa ben de o ışıklara kapılır, iyilerin ardındaki kötülüğü doğrularım sayarım. Boşa geçen bir ömrün acısını başkalarından çıkarırım. Allah korusun.

      Bir diğer mesele daha önceki yazılarımda da ifade ettiğim gibi insanlara asla yaranamayacağımız konusu. Evet biz kalabalığa düşünmeden koşmamak adına çırpınıyoruz ama yola kaya fırlatamasa da taşlar bırakan birileri olacak muhakkak. Pireleri deve yapanlar kendi bitlerinin farkında olmaz hiçbir zaman. Kendini kusursuz sanan insan, yek diğerini küçük görerek ve küçük düşürerek yükseldiğini sanır, insanların aslında bu küçük tavrı gördüğünün farkında olmadan. Bu insanın kalbinin mayasıdır. Gönülden taşan bazen bir kelimeyle bazen de yandan yandan ve fesatlık dolu bakışlarla karşındakine yansır. Yine de görmezden gelmek lazım. Mümkün olduğunca kendi cephemizde sabır sınırlarını zorlamak lazım. Muhatabınız zaman kaybınızsa uğraşmayın, herkes kendi ışığında yaşasın.

      Velhasıl, tüm bunlar içinde kendi yolunu çizmek ve doğru izi bulmak büyük mesele. Hayat karmaşık bir harita gibi. Düşe kalka da olsa, dizimizden akan kanı gözyaşımızla temizleyerek yürümek gerek. Kimseye zarar vermeden, kimsenin yağmur bulutuna göz dikmeden ve kimseyi hayatından bezdirmeden.. Herkes kendi boşluklarını tamamlasın. Kendi eksiklerinin ve kusurlarının tamircisi olmaya kollarını sıvasın. Eminim ki o zaman her şey daha güzel ve adaletli olacak. Güzelliklerle kalp de huzur bulacak vicdan da rahat olacak. Kalplerden ve akıllardan geçeni bile bilen Allah herkese vicdan ve adalet versin. Şimdilik söyleyeceklerim işte bu kadar. Ben de çoğu insan gibi dünyanın rengine kanan bir cahilim, gerçeğe uyanmaktır niyetim.

Sağlıklı ve mutlu günler dilerim.. :)
      

30 Nisan 2020 Perşembe

Sulara Bırakılan Zamanlar


      Tatlı bir öğlen güneşinin altında, yalın ayakla yaptığınız bir kır gezisini düşünün. Yemyeşil çimenlerin arasında, baharın neşesi kırmızı gelincikler ve kalbi güneşi andıran beyaz kır çiçekleri eşliğinde yürümektesiniz. Adımlarınızı attıkça çimenlerin sıcaklığını ve aynı zamanda birkaç kurumuş otun ayaklarınıza hafiften battığını hissediyorsunuz. Yer yer unutma beni çiçekleri, karabaşlar ve kasımpatı demetleri.. Öyle keyifli bir yürüyüş ki..

      Etrafınızı çevreleyen ulu söğütlerin rüzgarla sallanışı, sallandıkça sarıyla yeşil arası taze yapraklarının telaş dolu hışırtısı ve uzaklardan esen tatlı bir yel ile birlikte dalgalanan kar beyazı keten gömleğiniz size yeni bir serinlik vermekte. Yürüdükçe ısınıyor kalbiniz ve dağılıyor tüm düşünceleriniz. Bazen beyaz bir yumak gibi zıplayan tavşanlar çıkıyor karşınıza bazen de bir diğer adımını sorgulayan gezgin kaplumbağalar. Adımlar ve duruşlar.. Bir karga sesi sarıyor sonra her yeri. Peşinden de minik serçeler ve kırlangıçlar.. Bu tatlı öğlen vakti, cennetten kısa bir zaman yansıması sanki..

      Yürüdükçe bir yeşillik çarpıyor gözünüze. Bunlar bir sıralı bir ağaç ordusu. Farklı farklı türler kardeşçe dizilmişler. Ve ardından rüzgarla gelen ıhlamur kokusu. Yürüdükçe yaklaşan bu koku temiz ve taze. Baharın tüm işvesiyle kaplıyor her yeri. Yaklaştıkça duyulan bir ses var şimdi. Bu ses belli ki suyun doğaya seslenişi. Hızlandıkça adımlar, biraz daha görünür oluyor tüm uzaklıklar. Yeşil ve mavi arasında kararsız kalmış, yatağını beyaz ve gri taşlardan yapmış küçük bir nehir, ağaçların ardına gizlenmiş bir hazine gibi usul usul akıyor şimdi. Her bir adımda serinliği duyuluyor yavaşça. Önce çimenler serinliyor, gittikçe nemleniyor tüm yeşillikler. Uzaklardan gelen kuş cıvıltıları eşliğinde izlerken akan nehri, akan sularda arınma isteği geliyor şimdi. Güneşin kalbi saran sıcacık kolları, ıhlamurların taze kokusu, yeşillerin ışıltısı ve nehrin şarkısı.. Ne muazzam bir an değil mi?

      Sonra atılır adımlar ve çekilir paçalar. Adım adım yürünür akmakta olan sulara. Bir nehre, durduğu yerde kaç kere girmiş olur bir insan? Serinliğiyle bir iğne gibi saplanan sulara kaç kere dokunabilir? Kaç kere arınabilir akan suyla insan? Zaman mı daha hızlıdır yoksa bir nehirden akan mı? Kim kavuşur gerçeğe sonradan? Nehirleri aşan mı, ömrü gençlikten alan mı?

      Serin sulara attığı adımlarda da bunları düşünebilir insan. Düşünmek istediği ne varsa, kaçmak istediklerinden ya da.. Anlayamadığında olan biteni, yaralı bir kuşa acıdığından belki ya da acıttığında canını insanların dayanılmaz kalpsizliği.. İnsan hep düşünendir. Sonra bir bir serin sulara bırakır tüm fikirleri. Yürür nehrin içinde. Bu defa ayağına batan kuru bir ot değil, beyaz ve gri bir taş kümesidir. Yürür yine de. Serin suların usul usul akışını izleyerek, akan suların salınışını huzurla takip ederek. İnsan biraz da nehirlerin içinde saklanmış taşlar gibidir. Yosunlandıkça yumuşayan, en narin sularla birlikte yaşayan, üşüyen bir taştır belki. Bu düşünceleri de suya bırakmak gerekli..

      Adım adım çıktığınızı düşünün o sudan. Olan ve olmayan her ne varsa akıp gidiyor şimdi. Her bir adımla uzaklaşıyorsunuz soğuktan ve irili ufaklı batan taşlardan. Sudan çıktıkça adımlar ısınıyor, güneş kollarını bir şal gibi sarıyor ve ıhlamur kokusu yeniden sarıyor etrafı. Burundan kalbe dolan bir koku bu. Anıların kokusu, doğanın kokusu. Serin sularla üşüyen kalbi bu yeşil çimenlere uzanıp güneşin tatlı sıcaklığıyla ısıtma vakti. Dinleyelim şimdi toprağı, onun da anlatacağı bir şeyler vardır belki..

28 Nisan 2020 Salı

Bozkır Süvarileri


      Saat 02.37 ve gecenin zifiri karanlığında yazıyorum şimdi. Tam şu an o kadar huzurlu hissediyorum ki kendimi. Bir hafiflik var kalbimde. Anladım ki ben gece insanıyım. Ciddi anlamda gece zihnim açılıyor, kendimi daha rahat hissediyorum. Bunu yeni keşfetmedim aslında. Çocukken de gece kendimi daha mutlu hissederdim. Bunun bilimsel bir izahı var mıdır bilmem ki mutlaka vardır, gece kendimi daha mutlu ve huzurlu hissediyorum işte. Neden insanlara zaman dilimini seçme hakkı verilmiyor sahi? Her tür meseleyi şu saatlerde huzur ve dikkatle çözebilirim. Sonra bakarım yıldızlara biraz parıltılarla dolar kalbim. Günümü böylece güzelleştiririm. Bu bence bir tercih meselesi ama zaman ne gösterecek bilinmez tabii..

      Belirsizliğe doğru yürümeye devam ediyoruz yine. Aslında çoğu şey belli de ilahi sürprizlere daima açık olan kapılardan bir şeyler bekliyor insan. Gün, doğumlarla ve ölümlerle geçiyor. Bir hayat bitip yeni bir hayat başlıyor. Ne muazzam döngü değil mi? Bu yalnızca insan için geçerli değil tabii. Akla gelebilecek her şey bu döngünün canlı bir örneği. Her şey.. Önce doğuyor, sonra parlıyor, azalıyor ve ölüyor. Öldükçe yeniden doğuyor, bittikçe yenisi yapılıyor, koparıldıkça yenisi dikiliyor toprağa. Değişiyor, dönüşüyor, aynılığıyla başkalaşıyor adeta. Müthiş..

      Bundan sebeptir ki, her şey değişir ve dönüşür çünkü aslında her şey bir bütündür diye düşünerek bağlanamıyorum hiçbir meseleye. Hepsi birbiriyle bağlantılı, birbirini besleyerek varlığını sürdürmüş, ömrünü doldurmuş düşünceler. Günler geçiyor. Bir şeyler duyuyoruz, bir şeyler okuyoruz. İnanıyoruz, hissediyoruz, kavrıyoruz. Sonra bitiyor her şey. Yeni bir ışık doğuyor, gerçekliğin tahtında hükümranlığını sürdürüyor. Ben yine kendi dilimle konuşmaya başladım sanırım. Olur öyle şeyler, takılmayalım.

      Herkes bir şey ve aslında hiçbir şey. Atını alanın koştuğu, tökezleyenin toz olduğu bir dünya bu. Gözleriyle gördüğünü algılayamayıp, işittiğine sorgusuz sualsiz saplanan insanların çağı bu. Sürsünler atlarını! Bozkırlar sizindir be hey atlılar! Süzgeç yok nasılsa, yaşayın mutluca, huzurluca. Ey Süvariler! Unutmayın ki, ilahi kamera anbean kayıtta.

      Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir, diye bir söz var. Kısmen katılıyor kısmen de yarınların sürprizlerle dolu olduğunu düşünüyorum. Buna inanmamak daha mantıklı ama yaşadığım birkaç olay, bu sürprizlerin varlığını daha geçerli kılıyor. Yarınlardan ne bekliyoruz bilmiyorum ama bildiğim bir şey var ki geçiyor hayat. Tüm dereler nehirlere kavuşacak. Nehirler denize ve hepsi nihayetinde toprakta can bulacak. İşte hayat..

      Gördüğüm, duyduğum, dinlediğim ne varsa bir lezzet arıyorum şu zamanlarda. Arayan buluyor elbet. Bulduğum kadarına şükür diyerek günümü güzelleştiriyorum kendimce. Hayat tam bir trajedi olmakla birlikte bu güzelliklerle değerleniyor bence. Trajedinin kaynağı insanlar olmasa, kalbinin kötülüğüyle boş işler peşinde koşmasa ne de güzel olur dünya. Ah dünya, canım dünya..
      Yıldızlardan yaptığım bir demet bırakıyorum buraya.
      Okuyan göğe baksın. Bütün sır orada.

26 Nisan 2020 Pazar

2040 Yılına Selam Olsun


      Bu aralar aklımın köşesinden yirmi yıl sonra nerede olacağım düşüncesi geçiyor. Neden bilmiyorum. Herhangi bir hayal ve beklentiyle değil de akıbeti merak ediyorum. Allah ömür verir de o yılları görürsem neler yaşamış, neleri aşmış, nelerden ders almış olacağım acaba? Bir yandan belirsizlik, sisli bir ormanda yürümek gibi tedirginlik verse de bir diğer yandan heyecan duyuyorum.

      Nasıl bir insan olacağım acaba? İyi biri miyim? Neşem benimle mi yoksa almışlar mı elimden? Neler çıkmış karşıma, kimleri tanımış, kimlerin ışığıyla aydınlanmış ve belki de aydınlatmış olacağım hayatımda? Nasıl bir ortamın içinde, kimlerle dostluklar kurmuş olacağım gibi sorularla aklımın köşesi seyran yeri. Böyle böyle geçiyor işte günler. Ömür gibi.. İnanıyorum ki hayaller evet güzel ama kader adını verdiğimiz, çok daha evvelden çizilen bir rota var hepimiz için. Asıl heyecan veren de bu benim için.

      Dünya bir sahne ve hepimizin bir rolü var bu sahnede. Rolünü bitiren geri dönüyor. Madem ki böyle, lezzet almak gerek. Ciddi anlamda yaşam mottom bu. Keyif almak, aydınlanmak ve aydınlatmak gerek. Bir ömür ancak böyle güzel yaşanır değil mi? Bence öyle. Yani şimdilik. Bilmiyorum, düşünceler de değişir..

      Hayat aynı zamanda bir yol gibi. Muhteşem bir zeka dizayn etmiş sanki. Neler yaşayacağını, nelerle savaşacağını, kimlerle karşılaşacağını, tedbirlerinin nasıl havada kalacağını, hayallerin ve gerçeklerin hangi sulara karışacağını, hangi yangınlardan kurtulacağını kestiremiyor insan. Yol bazen günlük güneşlik bazen de alevden seller gibi. Öğrendiğim birkaç şey ise zaman geçmezken ömür biter ve bir anda değişebilir her şey. Bundan başka bir şey bilmiyor ve hiçbir şeyi çok da ciddiye alamıyorum. Çünkü gerçeğin de bir gerçeği vardır, şimdilik böyle düşünüyorum.

      Aklımdan yalnızca sorular geçmiyor elbette. Hala bir şey arıyorum. Ne arıyorum tam olarak bilmiyorum. Bazen ona yaklaşmış gibi oluyorum sonra yine, alıyor bir düşünce.. Belki de ömür arayarak geçen bir şeydir? Aramak bahanesidir yaşam denen meselenin. İnsanı adım adım yürüten, seneleri alıp götüren bir arayıştır belki. Olamaz mı? Bu da olabilir. Olmayabilir de ama şimdilik bu aklıma yatıyor diyelim. :)

      Velhasıl karantina günleri böyle düşüncelerle geçiyor işte. Yalnızlığımın içinde kalabalığım diyebilirim ve bu kalabalık benim dinlediğim, okuduğum, izlediğim insanlarla dolu. İnternet büyük hikmet.. Ben de bir şeyler arıyorum kendimce. Umarım hakikatten kendi payımı da bulurum diyerek kapanışı yapıyor, sağlıklı günler ve güzel bir ömür diliyorum..

      

25 Nisan 2020 Cumartesi

Bir Yeni Heves


      Saat 02.22 bir deli baş ağrısıyla yazıyorum şimdi. Günlerdir içimden gelmiyordu yazmak. Zorlamadım ben de kendimi, geceye kısmetmiş.. Karantina günlerimiz kaldığı yerden devam ediyor. Sokağa çıkma yasağı içindeyiz hatta. Bu bile normalleşti. Virüsü kabullendik. En önemli işler askıda bekliyor şimdi. Ne garip değil mi? Arsızlığa vuran, inatla gezip dolaşan olmuyor mu? Oluyor tabi.. İnsan. Kıvrımlar herkeste aynı değil demek ki.

      Günler aynı hızla geçmekle birlikte biraz daha farklı bir heyecana büründü benim için. Yine bir gece vakti 03.00 sularında 'bendir' düştü aklıma. Erbane ve bendir arasında kaldım aslında sonra düşündüm taşındım bendirde karar kıldım. Sabahında siparişimi verdim 20 Nisan'dan beri beklemedeyim. Bir yandan da kendimi dinliyor, heyecanımın geçip geçmediğini, hevesimin bitip bitmediğini sorguluyorum. Günler geçti ama benim gönlüm geçmedi. Uzun zamandır ilk kez heyecan duyuyorum. Bu benim için çok güzel bir şey tabii.

      Bendir, def diye de bilinen, herhangi bir zil ve halka eklentisi olmayan, vurmalı bir müzik aleti. Çalabilir miyim bilmiyorum. Ama yaparız bir şeyler. Heyecan olursa her şey olur, zor gelmez denemeler. Heves ne büyük hikmet.. Heyecan duymak, beklemek.. Ben uzun zamandır bu kadar heves duymamışım demek ki bir şeye. Gönlüm aç kalmış. Umarım bendire hevesim ve heyecanım daim, yolumuz uzun olur.

      Diğer yandan sanal dünyada, gerçek dünyamızdan dahi göçmüş insanlar tanıyorum. Onlarla yapılan sohbetleri, röportajları dinliyorum. Böylelikle yeni pencereler açıyorum kendime. Düşünemediklerimi söyleyen, göremediklerimi görebilen insanları dinliyorum kendimce. Ben her insandan bir şeyler öğrenebileceğimizi düşünenlerdenim. Kimilerinden bir şey, kimilerinden çok şey öğrenilir bu ayrı mesele tabii. Bu doğrultuda kişi bazında zaman ayarlamasını yapmak önemli. Çok çok kıymetli insanlar dinliyorum. Tapmadan dinliyorum. Kıymetinin bilincinde olarak ama onunda bir insan olduğunu, zaafları ve nefsi olduğunu unutmadan..

      Dünya çok büyük vesselam. Yaşadığım alan zerresi dahi değil ve ben o zerrenin zerresine bile vakıf değilim. Çok farklı kültürler, çok farklı yerler, çok farklı yaşamlar var. Çok çok farklı işte.. Zaman nehrinden testiyi doldurmaya çalışıyorum kendimce. Bazen, bölgesel olarak önümüze attıkları kemiklerle oyalandığımızı ve bize öğretilen komik bilgileri ciddiye alarak dünyayı kurtardığımızı sanarak yaşıyormuş gibi yaptığımızı düşünüyorum. Şahsi fikrim şimdilik böyle. Daha farklı bir düşünceye kapılırsam devrin düzenini daha anlamlı bulurum belki. Zaman.. Hiçbir şey o kadar da önemli değil. Anlatacak çok şey var ama uzatmaya gerek yok diyerek kapanışı yapayım artık.

      Öteki olan her şeye saygı ve sağlık dolu günlere..

6 Nisan 2020 Pazartesi

Kıyametin Beklenmeyen Hali


      Düşünsenize..

      Dünyayı sarsan bu virüsü birileri üretti diyelim. (Bununla ilgili birçok iddia var.) Varsayalım ki bunu üreten insanlar devlet destekli. Virüsü üreten elbet çaresini düşünmüş, panzehrini oluşturmuştur. Ama çözüm için büyük bir patlamayı bekliyorlar diyelim. Şu an bir senaryo yazıyoruz o yüzden her şeyi diyebiliriz! Devam..

      Kimi güçlü ülkeler virüsün etkisiyle adeta kırılıyor, amaçlanan denge değişimi yavaş yavaş sonuç vermeye başlıyor. Önemli isimlerin birer birer hayata veda ettiği, beyin göçü ile gelen süper zekaları birer birer toprağa veren güçlü ülkeleri düşünelim. Zengin fakir ayrımı yapmaksızın insan eleyen bu virüsün kimse önüne geçemiyor. Virüs için ilaç üretmeye çalışan bilim insanları dahi birer birer pes ettiğini açıklıyor. Dünya asla tahmin edemediği bir savaşın içinde gibi.
Öngörülemeyen ve sonucunun asla kestirilemediği bir savaş..

      Ülkeler gün geçtikçe daha çok kayıp verdi, çok çok önemli isimler ve devlet adamları virüs yüzünden -ölümsüz zannettiği- dünyaya veda etti. Bazı ülkeler kurtuldu bu illetten ya da her şeyi kontrol altına aldığını düşündü diyelim. Senaryoyu burada başlatıyorum. Üretilen virüs amaçlanan seyrinden çıkarsa? Asla beklenmeyen bir hal alıp bulaştığı insan iyileşse bile form değiştirip saklanıyorsa? İyileşen ve evlerine dönen insanlar, içinde farklı formlarda bulunan yeni bir virüs taşıyıcısı oluyorsa?

      Haydi biraz daha heyecan katalım. Tüm bu salgın krizinin gizlenen panzehri işe yaramazsa? Dünya daha büyük bir kaosa doğru koşarsa? Değişen formuyla birlikte yalnızca insanları değil, yaşayan tüm canlıları öldürmeye başlarsa? Bu virüsün asla önü alınamazsa? Üreten insanların dahi çaresiz kaldığı ve ürettiği virüsün zehriyle yandığı bir dünya.. Çılgınca değil mi?

      Bir minik senaryo daha ekleyelim haydi. Düşünsenize, yaşayan tüm canlılar ölüyor dünyada. Bir kuş dahi kalmıyor geride, tek bir balık yüzmüyor denizde. Bakteriler de bir süre sonra ölüyor diyelim. Öyle bir hal.. Işıkları yanan binalar, insan eliyle oluşturulan yapılar, evler, arabalar, kurumaya yüz tutmuş bitkiler, ağaçlar.. Ve ölüm sessizliği..

      Senaryoyu derinleştirebiliriz ama daha fazla mevzunun içine girmek istemiyorum şimdi. Nihayetinde beklenen bir kıyamet var inancımıza göre. Kıyametin beklenmeyen bir hali aklımda işte böyle esti. Öyle bir şey olsa, sonrasında ne olur acaba? Yeni bir canlı türü mü ortaya çıkar? Işık yıllarının ardından farklı gezegenlerde yaşayan canlılar mı bu gezegenin akıbetini sorgular bilinmez. Senaryomun bu kısmını da düşüneyim ben en iyisi.

      Yarın ne olacak bilmiyoruz. Böyle ilginç günler içinden geçerken umarım Dünya dinlenmiş ve bizi affetmiş olur..

4 Nisan 2020 Cumartesi

Mavi Göğün Ardı


      Saat 05.28
      Gecenin güne ramak kalmış eşiğinden bildiriyorum. Günler geceye, geceler belirsizliğe doğru gidiyor ve günden güne bu belirsizlik gelecek günlerin karanlığından soğuk bir yel estiriyor. Virüs dünyada aldı başını gitti. Bağından boşanmış gibi geziyor tüm bedenleri. Ülkemizde de özgür ruhu devrede. Kimler kaldırabilir bu davetsiz misafiri bilmiyoruz. Biz bunu düşünürken sağlıkçılar da yoğunluk olmasın da insanları tedavi edebilelim diye düşünüyor. Bu ayın kahramanları kesinlikle sağlıkçılar, sağ olsunlar.

      Umut dolu açıklamaların yerini, uzman doktorların isyanı almaya başladıkça ben de biraz daha tedirgin hissettim kendimi. Aslında tedirginlikten de ziyade çaresizlik. Kim dinliyor ki bizi.. Bir şeylere geç kalmış olmanın telafisi asla olmayacak çünkü yitip giden canlar olacak. ''Yarın başımıza ne geleceği belli değil, biz sağlıkçılar da dahil olmak üzere herkes birbirinden helallik istemeli.'' dedi bir doktor. Haydi bakalım çöz şimdi bu düğümlü sözcükleri.

      Umut dolu sözcükler sıralıyorum kendimce. Sonra kendi kendime soruyorum, onlar bilmiyor da biz mi biliyoruz? Keşke bunu yalnızca ben sormasam, yetkililer de sorsa mesela. '' Milyon kat önlem al, soluduğun havayla bile bulaşabilir sana, neyi bekliyorsun! '' İçimden geçen bu gibi cümleleri, içimin kara kaplı defterlerinde bırakıyorum şimdi. Söz uçacak yazı kalacak ve tarih bu günleri asla unutmayacak. Bir salgın kaç yılda bir kahreder ki bir gezegeni?

      Allah affetsin, içimden geçen bir başka düşünce daha var -ne yapayım var işte- ve bu düşünce durup durup yokluyor zihnimi. Şimdi.. Bu salgın yalnızca hijyen kaynaklı olsaydı, kaliteli ve üst düzey ürünlerle temizlenebiliyor olsaydı, uzatmayacağım lafı: yalnızca fakir toplumlarda, susuz bölgelerde ve dolayısıyla temizliğin öncelik olmadığı ülkelerde ya da bölgelerde olsaydı, bu kadar ciddiye alınır mıydı? Ve uzaklardan bir ses yankılandı... Tabii ki alınırdı! İnsan canı her şeyden kıymetlidir! Bunun zengini, fakiri olur mu! İnsan her konumda insandır!

      Değildir arkadaş! İnsan her konumda aynı insan değildir! Öyle olsa Afrika örneği akla ilk gelen olmazdı değil mi? Çekmedikleri çile kalmadı. Ne yiyecek var ne su. Salgınlarla ölen onca insan.. Kim bakıyor yüzlerine? Ayağında sağlam ayakkabısı olmayıp elinde silah olan kabileleri ne yapacağız? Kim bakıyor onların dertlerine? Yok mu devlet başkanları? Yöneticileri, kan emicileri, özür dilerim(!) başkanları, vekilleri diyecektim. Hani insan her konumda insandı? Hani kardeştik? O kadar uzağa gitmeye gerek yok aslında. Hala su/s sorunu yaşayan köyler var ülkemizde. 20 saniye ellerini yıkayabilecek suyu olmayan köyler..
      Biraz daha iyi imkanlarla halledilebilen bir şey olsaydı bu virüs, bu kadar önlem alınır mıydı, soru işaretleri sarıyor orta beynimi. Yalnızca bizim ülkemizde olan bir olay olsaydı, gidebilen başka ülkelere gider kalan halk bir kafes içinde kırılırdı. Can derdine düşen insan, arkasına bakmaz; tok, açın halinden asla anlamaz. Örnekleri çeşitlendirebiliriz pek tabii. Tüm bunlar şahsi düşüncelerim. Bu kadar kötü düşünmeyi ben de istemezdim ama düşündürdü işte insanoğlu beni.

      Bunları düşünmemek adına makalelere açıldım şu saate kadar. Kaybolabileceği bir alan bulduğunda başka bir evrene geçiyor insan. Orada başka bir dünya var. Okudukça devamı geliyor, saatler nasıl geçiyor insan asla anlamıyor. Bu da bir nevi terapi. Bu hassas günler insanı rezil de eder, vezir de eder. Bu yüzden muhakkak bir şeylerde kaybolmak gerekli. Kitap oku, müfredat konularına bak, test çöz, işe yarayan bir şeyler dinle, izle derken sabaha ereceğiz. İleride bu karanlık günleri abarta kabarta anlatıp bir daha yaşanmamasını dileyeceğiz.

      Saat 06.06 oldu şimdi. Odamın günle yarışan ışığını kapatıp perdeleri açma vakti. Yeni bir gün doğdu. Mavi göğün ardında tertemiz bir sabah var. Uyandı martılar, kargalar, güvercinler, kumrular.. İşte şimdi martı sesleriyle pır pır eden kalbimi inzivaya çekme vakti. Gün sizin olsun, gecenin karanlığı benim; martı sesleri yeter bana, tüm kuşlar sizin..
Her şeye ama her şeye rağmen sağlıklı ve huzur dolu günler dilerim.

2 Nisan 2020 Perşembe

Yeşil Kapı


      Akşam oldu yine. Bitti gün. Bugün de çıkamadım dışarıya, oynayamadım arkadaşlarımla. İzin vermedi babam. ''Gitme hiçbir yere, otur işte sıcak evinde!'' dedi. Oysa ben hiç ısınamıyordum bu evde. Bir kış günü üşümüştü kalbim. Isınamadı bir daha. Isıtan da olmadı. Bu evde ne kadar üşüdüğümü bilmiyordu babam. Bakmıyordu zaten gözlerime. Görmek istemiyordu belki buzdan kalbimi. Anneme benziyormuş gözlerim. Öyle derdi. O kış gününde soğuyan tek şey benim kalbim değildi belki, bilmiyorum. Bildiğim tek şey, bu soğuk karanlığın içinde bir gün daha bitti.

      Odama döndüm usulca. Yeşil bir kapıyla ardımda kalıyordu bu soğuk ve  karanlık dünya. Eskimiş, soyulmuş gri bir kapı kulpuyla, evden uzaklaştırıyordu sanki beni. Bu bile güven veriyor aslında. Bu odada kalbimin buzu çözülüyor gibi. Yıllar evvel o zemheri soğuğun karanlığında, bu odada kaybetmiştim annemi. Çok hastaydı annem. Bana kimse söylemedi nedenini. O öldüğünde, üşüdüğü için öldüğünü düşünmüştüm. Bulamadım hiç nedenini. Oysa ısıtmak isterdim o hep soğuk olan ellerini, ısınırsa iyileşecek sanırdım. İyileşemedi. Ona sorular sorardım, konuşamazdı. Gözlerime uzun uzun bakardı sadece. Ben yine de o sımsıcak bir alevi andıran mavi gözlerinden cevabımı alırdım. 6 yaşındaydım. Sonra da hep 6 yaşında kaldım. Unutamadım o masmavi gözleri. O gittikten sonra üşüdükçe içimi onlarla ısıttım. O soğuk zemherinin üzerinden 5 yıl geçti.

      Karşımda yatağım.. Annemin bana son kez baktığı, gözlerini kapattığında kalbimin buzlandığı o yer. Şimdi boş, sessiz. Eski bir fotoğrafı var şimdi duvarda. Ona bakıyorum evin karanlık ve soğuğundan kaçtıkça. Dışarısı boş ve sessiz. Tıpkı kalbimin içi gibi. Çocukların kalbi neşeyle dolmalı, kalabalıklarla coşmalıydı değil mi? Biraz sonra yemeğe çağırır babam. Akşam yemeği vakti diyerek 3 kere çalar kapımı. Ben çıkana kadar bekler orada. Bilmez ama 3 yıldır o kapıların ardı karanlığa açılır. O yeşil kapının ardı artık yabancı.

      Sonra mutfağa gideriz babamla hiç konuşmadan. Yemek hazırdır. Annemin yerine gelen bir kadın yapıyor yemekleri. Babam, anne dememi istiyor ona. Diyemem ki! Nasıl derim? Benim annem cennete gitti ama o hala benim.. Otururuz sofraya yine 3 kişi. Bir çift göz fazlalık olduğumu hissettirir o masada. Çok acıkmış olduğum için doymamış olsam da isteyemem bir tabak daha. Annem olsaydı isterdim. Aç kalmazdım hem. Düşünürdü beni annem. O soğuk zemheri soframızda bile esiyor şimdi.

      Babam işe gittiğinde ben de odama çekilirim. Ödevlerimi yaparım, dışarı çağıran biri varsa koşarak çıkarım. Çünkü annemin yerine gelen kadın beni hep dışarıya gönderir. Yağmur da yağsa, kar da yağsa, kimse çağırmasa da, '' Git. '' der. '' Haydi artık git! '' Öyle zoruma gider ki.. Giderim ben de. Ne yapayım? Ahmet ile top oynarım, Mustafa çağırır sonra. Günler böyle geçer nasılsa.. Ahmet ve Mustafa benim okuldan arkadaşlarım. Bir onlara anlatırım her şeyimi. Bilirler evimizin ne kadar karanlık olduğunu ve sanki soğuk bir rüzgar estiğini. Anneleri de beni çok sever. Yağmur yağarken çıkarsam muhakkak eve çağırırlar. Geçer işte böyle saatler. Bazen Ahmet'in annesi puding yapar bana ve arkadaşlarıma. Annem de yapardı bana, çok sevdiğim için. Kaseyi elime aldığımda, annemin bana kaseyi uzatan elleri gelir aklıma. Bir an ısınırım. Sonra dolan gözlerimi kimse görmesin diye kapatırım.

      Günlerdir çıkamıyorum evden. Ahmet ve Mustafa da çıkamıyor. Çıkabilselerdi hemen gelip beni de çağırırlardı biliyorum. Salgın varmış her yerde. Çıkarsak hastalanırmışız. Babam da gitmiyor işe. Bu yüzden annemin yerine gelen kadın ''Haydi git artık!'' demiyor artık bana. Babamın yanındayken göndermiyor beni nedense. Kızmıyor da hiç. Ben yine de evde kalmamam gerekiyormuş gibi hissediyorum. Benim gitmem gerek sanki. Bir çift gözle duyuyorum söylenemeyen bu cümleyi. Ama gitme diyor babam, gidersem kızar. Çıkamam.

      Şimdi yatağıma uzanacağım. Yıllardır herkesten sakladığım, annemin hırkasına sarılıp uyumaya çalışacağım. Soğuk ve karanlık evlerde yaşayan başka çocuklarla rüyamda oynayacağım. Sonra belki annem puding yapar bana. Bir beyaz kase uzatır elleriyle. Mustafa ve Ahmet'e de yapar, oyun arkadaşlarıma da. Oynarız yine yedikten sonra. Mavi gözleriyle sıcacık bakar bana, ısınırım.
Anne..
Seni hiç unutmayacağım. 
      

31 Mart 2020 Salı

Karantina Günlükleri



      Yine bir gece vakti, güneşe serdim kalbimi..
      Film sahnesi gibi geçen karantina günlerine tüm hızımızla devam ediyoruz. Karantina günlükleri oldu bu blog benim için. Şimdilik mahiyeti bu. Zamanla ne olur bilinmez. Gündeme dönecek olursak korku ve kaygı tüm hızıyla devam ediyor. Sanırım ülkece sıkılmaya başladık. Sosyal medya turuyla biraz daha fazla şahit olabiliyoruz bu gibi ayrıntılara. İnsanlar evde sıkıldıkça gönüllü BBG evine çevirdiler hayatlarını. Bir süre sonra verdikleri fazla detaylar onlara bir taş olarak atıldığında muhtemelen bu gönüllü BBG olayından çok pişman olacaklar. Çok sıkıldılar, anlıyorum. Korku, kaygı ve kanında göçebe kültürün özgürlüğü akan insanların karantina içinde olmasının doğal sonuçları bunlar. Hak veriyorum.

      Kendimce yeni şeyler öğrenme gayretiyle okumalara, izlemelere devam ediyorum. Günün konusu 'Şizofreni' ve bu konuyla ilgili kimileri genetik olduğunu söylerken kimileri beyinde kimyasal bir bozukluktan dolayı olduğunu söylüyor. Bir başkası psikiyatrinin bir yalan olduğunu söylerken bir başkası insanları ilaçlarla uyuttuklarını ve bedensel problemler ile sosyal problemler giderildiğinde zihinsel problemlerin de çözülebileceğini, ilaçlarla insanı uyuşturmanın yanlış olduğunu söylüyor. Birkaç röportaj dinledim. Bizzat şizofreni hastaları anlatıyor yaşadıklarını. Zor vesselam. Allah hem bedensel hem zihinsel sağlık versin. Gerçekten çok zor..

      Konu başladığı yerde kalmıyor tabii.. Onu oku, bunu dinle, şunu izle derken konuya farklı çerçevelerden de bakmaya başlıyor insan. Bir başlığa başka konularla bağlantı kurunca değişiyor mesele. Söylenen her şey kendince haklı olabilir. Hepsi yalan da olabilir. Belki zihinsel hastalıkların asıl tedavisi önümüzdeki uzun yıllar içinde bulunacaktır ve belki de basit bir tedaviyle insanlar ömür boyu sürecek huzur ve sağlığına kavuşacaktır. Sınırları kaldırdım yani. Her şey doğru ya da her şey yanlış olabilir. Hiçbir fikrin tam olarak destekçisi değilim. Arkasında durduğum tek bir şey var ki, her şeyin bir sebebi var..

      Günler böyle böyle geçiyor. Bir belirsizliğin içinden bir başka belirsizliğe doğru yürüyoruz. Kendimizi inceleme, kendimizi gözlemleme fırsatı bulduğumuz şu günlerin tek iyi yanı bu olsa gerek. Günün temposu içinde unutuyorduk kendimizi. Biraz durmak herkese iyi geldi. Dilerim ki bu günler aklımızı ve kalbimizi arındırsın, gelecek yeni günlere anlam ve kıymet katsın.
Sağlık ve mutluluk dolu günlere..

29 Mart 2020 Pazar

Geceye Sayıklamalar



      Saat 03.08 ve ben gecenin kalbinden bildiriyorum. Bulutlar hüngür hüngür ağlıyor akşamdan beri. Uğulduyor camlar. Günler, her geçen saat biraz daha fazla benziyor film sahnelerine. Bir belirsizliğin içinde savrulan minik karıncalardan biri olarak yazmak ve karanlığın ortasındaki boşluğu doldurmak istiyorum.

      Açlık Oyunları gibi akşamdan akşama ölü sayısını öğrendiğimiz günler içindeyiz. Şaka gibi ama değil. Her şey gerçek. Hatta öğrendiklerimizin törpülenmiş gerçekler olduğunu düşünürsek durum vahim. Tenha sokaklar, sessizlik ürkütüyor herkesi. Belirsizliğin içinde savrulup giden yapraklar gibiyiz. Kadere boyun eğdik, akıbeti beklemekteyiz. Bir bela ki sardı dünyayı. Şimdi gündem dünyanın en ücra köşesinde bile aynı.

      Sanırım en yakınlarımızın ya da bizzat bizim belamız olmadan gerçek manada idrak edemeyeceğiz bu virüsü. Korku her yerde aynı. Yüzlerce insanın isyanı, sağlıkçıların haklı kaygıları derken adım adım gidiyoruz bu belaya. Üretilmiş olduğu iddiaları, sonra onu yalanlayan tezler, tezleri dalgaya alan yorumlar derken geçiyor günler. Ünlü bir doktor açıklama yapıyor, bambaşka ayrıntılara dikkat çekiyor. Sonra bir omurgasız, alanında uzman olan bu profesörü halkı galeyana getirmekle suçluyor vs. Ülkece ibretlik günler geçirdiğimiz kesin. Samimiyetin ölüm getirdiği bir millet olarak bayrak artık bizim.

      Bazen diyorum ki, sen bu kaosun tozu dahi değilsin. Senin aldığın önlem yalnızca uzaklardan izlenip gülünebilecek önlemler. Hayatını ultra kontrol içinde yaşayan kimseler bile kapılıp giderken salgın zincirine, sen sadece bekle diyorum kendime. Ne olacaksa olacak, sadece sabırla bekle.

      Bundan sonra hiçbir şey aynı olmayacak, biliyorum. Beklediğim kaos buymuş demek ki. İçimdeki ses, start verildi diyor. Kıyameti de görürsek tamamdır. İçim biraz daha rahat artık. Dünyanın ne kadar basit olduğunu, en büyük işlerin dahi minicik bir virüs için durduğunu, o minicik virüsün ülkeleri mahvedebilecek güçte olduğunu ve en önemlisi bir gün aniden gidebileceğimizi hatırlattı bana ve birçok insana. Aslında her şey formalite bir abartı ile yaşanırken şimdi ne kadar da basitleşti. Oluruna gidildi. Ertelenmesi imkansız olan ne varsa şimdi bir pencerenin ardında sokağı gözlüyor. İşte dünya..

      İtalya iptal. İspanya ise bayrak savaşında. Bir doktor iki hafta sonra sağlam adam bulamayacağız diyor, sanırım bir sonraki bayrak bizde. Ne desek boş, yaşayıp göreceğiz. Bir zamanların salgın hastalıklarıyla ölen milyonlarca insana şimdi yazık olmuş aslında tedavisi varmış diyorsak bundan yıllar sonra da yazık koronadan ölmüşler denecek. O yüzden bekleyeceğiz, göreceğiz. En nihayetinde sular durulacak ve iyilik kazanacak. Kötülük üzerine çalışan, kötülüğü çoğaltan ve insana hüzün veren şeyler için uğraşanlar muhakkak anlayacak.

      Dünya, insana malzeme olmayacak. Bunu gördükleri anda iş işten geçmiş olacak. Bomba, nükleer silah, virüs, bakteri derken ipin ucu elbet kendilerine de dokunacak. Filler tepişirken ezilen karıncalardan biri olarak ilahi adalete güvenim sonsuz. Akıbeti hayretle takibe devam. Şimdi biraz yağmur izleyip kalbimi ferahlatayım en iyisi.
      Allah tüm insanları affetsin, merhamet versin..

23 Mart 2020 Pazartesi

Buzdan Basamaklar


      Bilirsiniz ki, ne yaparsanız yapın sizi eksik bulacak ve kendine dahi yetemeyen aklıyla kusurlarınızı arayacak insanlar her daim karşınıza çıkacaktır. Bu adeta hayatın söylenmeyen kuralı gibi. Böyle insanlar içinde yaşıyorsanız, size olmasa bile başkalarına bu psikolojik baskıyı yapan insanlara ve bu basit tavırlarına şahit oluyorsanız ya da olduysanız ne demek istediğimi anladınız. Kan emici olmasalar bile ruh emici olabilirler. Çünkü yaşamdan soyutlanmak için yeterli bir sebep sayılabilirler.

      Konu her ne olursa olsun, üzüldüğünüz ya da sizi rahatsız eden bir konunun aslında bu kadar önemli olmadığını, abarttığınızı ve bu kadar hassas olmamanızı size söyleyip dururlar. Bundan sonraki süreçte ise duygularınızla suçlanır, hassasiyetinizle yargılanırsınız. Ve kısır döngü başlar. İyi niyetle susturmadığınız, kalbi kırılmasın diye haddini hatırlatmadığınız insanlar, sizinle istediği gibi konuşabileceği hakkına sahip olduğu yanılgısına kapılıp sınırlarını zorlar.

      İstediğinize üzülün, istediğinizi düşünün dostlar! Kime ne? Siz bir konuya daha hassassanız, daha duygusalsanız ya da dünyanın pisliğine bu kadar uzaksanız olayları içselleştirmeniz normal. Sizde bir problem yok yani. İçinize atmayın. Gözyaşı zehir gibidir, bırakın aksın.

      Durumlar böyleyken kendinizi suçlamak ve bu yapılan baskılara kulak kabartmak yerine keyif alacağınız meselelere odaklanabilirsiniz. Kime ve neye zaman harcayacağınızı ancak siz belirleyebilirsiniz. Hobileriniz, düşünceleriniz yalnızca sizin meseleniz. Hiçbir insan sizin duygularınızı ve vicdanınızı irdeleyecek hakka sahip değil. Hayat bir yol. Ve bu yolun bugünkü zirve sahipleri yarınki kuyuların aciz sakinleri olabilir. Dünya hali.. O yüzden başkalarını mümkün olduğunca başka kabul edip yıldızlara bakmalı.  Herkesin kendi hayatı, kendi kararı.. Görevleriniz dışında size kalan zamanda istediğinizi yapın. Size gerçekten iyi geliyorsa tüm gün yatıp uyuyun ya da duvarla da bakışın.

      Velhasıl.. Dünyaca zor günlerden geçerken kendinizi şımartmak bir yanlış ya da kusur değildir. Kimseye bir zararınız yoksa, yaptığınız ya da söylediğiniz en ufak bir şey kimseye zarar vermiyorsa yola devam! Emin olun ki geceler sabah olacak, kış yerini bahara bırakacak. Üşümekten korkmayın. Soğuğu öğrenen insan artık buna alışır ve bir noktadan sonra soğukla korkutulamaz bir hal alır. Buzlardan basamakları ağır ağır ama sapasağlam tırmanır. Kendinizi tanıyın ve elinizden geldiğince -ne yapacağınızı yalnızca siz bilebilirsiniz- bir şeyler yapın. Sonrası, biraz sim biraz pul biraz da ışıltı.
Sağlıklı ve mutlu kalın..

Çatırtıları Duydunuz mu?

      Kulağım çınladı, işte geldim. Beni mi anmıştınız? :)       Tabii ki dönüp dolaşıp konacağım dal, burası olacaktı. Bu defa kendi düşünc...