insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Aralık 2020 Perşembe

Aynı Mayayla Karılmış Ruhlar


      Saat 01.00

      Bir film izledim bu gece. Filmi izlemeden önce yorumlara baktım şöyle, zaman kaybı olduğu ve tam bir saçmalık olduğu yazıyordu. Hiç güzel bir film olmadığı, konusunun bile saçma olduğu yazıyordu. Tam da filmin içindekiler gibi. Filmin karakterleri birer birer yorum yapmıştı sanki. Oysa bahsettiği konu o kadar önemliydi ki..

      Çok büyük bir yanlış vardı ve herkes yanlışı daha yanlış bir yönde aradı. Hayatın çok içinden bir yanlıştı bu. Bugün bile aynı yanlışın yapıldığı ve yanlış yönlerde yanlışın arandığı bir durum. Bir ışığa koşan kalabalığın ışık kapatıldığında, yokmuş gibi davranması.. Ne acı. Sanki orada değilmiş ve aslında hiç olmamış gibi.. Bu bencilliğin çok daha tehlikelisi belki. Ne kadar sığ..

      Görmek ve duymak istemediklerimize yok gibi davranmak, içimizde kaynayan bir nehir varken methiyeler savurmak biz insanlardan başka hiçbir canlının yapmayacağı ve belki de yapamayacağı kadar aciz bir tavır olsa gerek. Neden böyle, nasıl değişir gibi soruları geçtim artık. Anlıyorum. Bu böyle.. Anlamak kabullenmek midir, bilmiyorum. Anlıyorum ama kabul etmiyorum kendi içimde.

      Artık biliyorum ki, hepimizin ışığı birden kapanabilir, dünyamız ansızın kararabilir. Yeniden aydınlanmayacağından değil. Aydınlanır elbet.. Hiçbir karanlık sonsuz değil. Ama birden ışıklar kapanabilir. Anlıyorsun değil mi? Zifiri bir karanlığın içinde bulmak kendini, an meselesi.. Ve o karanlıkta kimse olmayabilir. Kendinden başka, aklından başka, kalbinden başka..

      Anladım ki -evet bunu anlamam yıllarımı aldı- hepimiz insanız ama aslında öyle değil. Hangimiz insan ve hangimiz değil bilmiyorum. İsimler değişebilir ama bu hiç önemli değil. İnsanlık, altı uzun bir listeyle doldurulabilecek erdemler bütünü. Kimileri elinden geldiğince o erdemlere tutunmak için çabalarken kimileri karanlıkların gücüne güvenir halde. Işıklar kapandığında yok gibi davranmak da bir tercih. İnsanlık adını verdiğimiz listede bulunmayan bir tercih..

      Lafta oluk oluk akan tüm erdemler, uygulamada hikaye. Kelimelerden kuleler inşa etmekten başka bir şey değil. Kulelerin duvarları o kadar yükseltiliyor ki, görünmüyor içerisi. Evet, nihayetinde anladım. Kabul etmemek ayrı bir sancı ama biliyorum ki sancılar da nasırlaşır.

      Sözler ve gerçekler.. İki ayrı uçurum gibi. Bu film, hayat ve insanlar böyle anla artık, dedirten gerçekleri hatırlattı. İyiliğin azlığını, kötülüğün fazlalığını, karanlıkların minicik bir mumla aydınlandığını, kötülerle dolu yaşama son sözü söyleyenin sadece iyiler olduğunu ve hiçbir şeyin tesadüf olmadığını..

      Velhasıl.. İçinde bulunduğumuz, karla kaplı karanlık bir orman ortasında, ışıksız bir kulübe bulmak gibi bir durum. Güvenli mi bilmiyorsun, ısınmıyorsun ama dışarıda da değilsin. Gerçekliğin soğuğundan sığınacağın bu kulübe başka bir tercihin olamadığı için evin. Soğuğu, korkuyu, karanlıklar içinde bir sığınak bulduğunu, lafların bazen sadece çöp olduğunu anlaman gerek. Anlamak bazen hissizleştirir insanı. Belki de bu sadece ruhen büyümek..

      Düşünülecek, derinlerinde yüzülecek, öğrenilecek ve yazılacak ne çok şey var değil mi? Okuyan var mı? Anlayan ya da anlamak için uğraşan var mı? Tıpkı o film altındaki yorumlar gibi her şey. Anlayamadığını yok etmeyi tercih eden zihniyet, fikirleri ne kadar anlamlandırır? Neyse ki biz anladık ve hissizleşti anlayan yanımız. Buraya kadar okumuş olman bile anlamayı tercih edenlerin safına alır seni. Aynı yoldayız. Biz yazarız, okuruz, anlamaya daha çok uğraşırız. Dünya böyle.. Zifiri bir karanlığın içinden yazıyorum şimdi. Işıklar kapanmaz artık ancak açılır bizde.

      Anladığımız ve yargılamak yerine anlama ihtiyacını içimizde taşıdığımız hayatı, aynı ihtiyaçtan mürekkep ve ruhu aynı mayayla karılmış insanlarla sürdürmek dileğimle..
Sevgiyle..

26 Eylül 2020 Cumartesi

Buraya Dikensiz Bir Gül Bıraktım

 

      Asırlar sonra yine geldim. Bu aralar bilgisayardan biraz uzağım. Biraz.. Tamam tamam günlerdir şarjı bile yok. :) Kabloyla uğraşmak dahi istemedim. Hemen küçücük bir özet geçeyim:

      Günler, diğer günlerde olduğu gibi tüm hızıyla geçiyor. Pandemi de aynı seyrinde. Özgürce takılan insanlar keza.. Her şey aynı. Tarih değişiyor olsa da cam fanusumun dışında pek bir şey değişmiyor. Yeni bir gün, yine bir gün..

      Bendeyse durumlar biraz daha farklı. Malum pandemi hayatıma çok şey kattı. Günlerimi tarif etmem gerekirse: Bir şeyler oluyor. Sonra hiçbir şey olmuyor.. Sonra olacakmış gibi oluyor. Ve ardından canım mantığım, ''Boş hayallere kapılmak yerine işine bakar mısın tatlım?'' diyor. Ben de işime bakıyorum. :) Velhasıl neler oluyor ve neler olacak ben de çözemedim. Bir şeylerin olacağı kesin. Kesin bir şey olacak! (Olmadı..) :) Ne olacak bunu zamanla göreceğiz. Zaman.. Hayatımda bazen her şeyi yokuşa sürse de ben yine de zamana inanıyor ve güveniyorum. Olacak olan oluyor, olmayacak olan olmuyor. Bir şeyler oluyor. Şimdi böyle söyleyince aklıma Lale Müldür geldi. Sanırım olan ve olmayanların sadece birer seyircisiyiz. Çok açıklayıcı (!) cümleler kurdum biliyorum ama zaten mevzu sadece benimle ilgili. Bence yeterince açık oldu yani.
İşte günlerimin özeti.. :)

      Bu aralar içimde tarifsiz bir huzur var ve minicik bir heyecan. Ülke pandemi ve ekonomik buhranlarla çalkalanırken nasıl bu heyecanı içimde bulabiliyorum bilmiyorum ama güzel bir his. Kendime, kendim için çizdiğim bir yolda, kenarlara ektiğim minik çiçeklerin büyüyüp serpilmesi, yüzüme gülümsemesi bana güç veriyor. Belki de bu huzurun sebebi, gülümseyen bu çiçeklerde kendimi görebilmemde gizlidir. Her şey olabilir. :)

      Bir diğer mesele..
      Bu hassas bir konu ama yazmak istiyorum. Beni hoş görün. Aslında burada sadece kendim için konuşmuyorum. Kendi üzerimden anlatmayı tercih ediyorum.
      Yıllardır kendimi ruhen eğitmeye çalışıyorum. Kendime bunun için bir dünya kurdum. İçinde her şey olunca kendi kendine yeten bir dünya oldu. Komplike değil neyse ki, içinde kolaylıkla bulabiliyorum kendimi. Bu günlerde bu durumu sorgulamıyorum desem yalan olur. Ben ruhumu törpülemeye çalışıyorum ama hayat böyle değil. İnsanların dili adeta bir parça zehir. Ve ben edebiyatçıyım. Bu zehir belki de bende çoğu zehirden daha kuvvetlidir. Olayın vehametini anlatabiliyorum değil mi? :)

      Bu konuyu biraz açmak istiyorum. Bir nevi pansuman mahiyetinde olsun. İnsan bazen düşüncelerinin gazlı bezlerini değiştirmeli değil mi? Düşüncelerin akıbetini izlemeli. Bu yüzden bunu yazmak istiyorum. Konuya döneyim.
      Yıllardır cidden ruhumu törpülemeye çalışıyorum. Başkalarının eksiklerine ve kusurlarına odaklanmak yerine kendime bakıyorum. Hiçbirimiz mükemmel değiliz ve olamayız. Bu yüzden kimsenin hakkında kötü düşünmemeye, kötü konuşmamaya çalışıyorum. İnsanız ve nefsimiz var.. İçimden bile kötü konuşmamaya gayret ediyorum. Çünkü o cümleleri duyan yalnızca benim. Kelimeler silahlardan daha kuvvetli. Kalbimi kir ve barut ile karartmak yerine güzel düşüncelerin ve cümlelerin tadını çıkarmaya çalışıyorum. Çabalıyorum.

      Benim kalbim kırılmıyor mu? Herkes kalbimi kıramaz benim ama elbet kırılıyor tabii. Kelimelerin gücünü bilen insanlar acımasızca ortaya serpiştirebiliyor en zehirlileri. Dil gerçekten bazen bir ilaç bazen de bir zehir.. Keşke bunu herkes bilse ve dikkat etse değil mi? Bu konuda nefsimle büyük bir cenk halindeyim.

      Şöyle bir düşünelim.. İstesek her insan ya da her olay hakkında, onu yerin dibine sokacak ve bir daha asla çıkarmayacak cümleler kuramaz mıyız? Eleştirecek malzeme yakalayamaz, kusur arasak bulamaz mıyız? Öyle de bir buluruz ki.. Yeter ki niyetlenelim, karşımızdakini kırmaktan çekinmeyelim. Bunu kolaylıkla yapabiliriz. Öyle ince yönlerden ve arka bahçelerden eleştiririz ki karşıda ne kalp kalır ne akıl. İnsan dili cidden zehir. Bunu gerçekten istesek yapabiliriz. İnsanlar aynaya bakmadan, kendi hayatlarını sorgulamadan atıp tutarken bu ihtimali unutuyor maalesef. Ama mühim olan böyle yapmamak tabi.. Kalp kırmamak. Kusur aramak yerine iyiliğe odaklanmak, saygı duymak..

      Hani herkes kendi özelliklerini bilir ya, işte ben de kendi dilimi biliyorum. Kelimelerim birer zehir olabilir. Olmaması için o kadar direniyorum ki.. Kalbimi kıran cümlelerin benimle ilgili değil, söyleyenin içindeki boşluklarla ilgili olduğunu biliyor olsam da, boş konuşmalardan ve düşünmeden ortaya atılan cümlelerden ibaret olduğunu biliyor olsam da bazen ortalığı yakacak kelimeler geçiyor gözümün önünden, tutuyorum kendimi, o kelimelere kapatıyorum gözlerimi. İnsanlar söyledikleri karşısında susanı ya da makul karşılamaya çalışanı saf da zannediyor olabilir. Ben bunu attım ortaya ama o bendeki daha büyük kusuru fark etmiyor ve belki de bilmiyor, diyor olabilir. Belki bu daha farklı bir izlenim bırakıyordur. Söylenilenlerin ya da imaların karşıda bir karşılığı olmadığı zannına kapılıyorlardır. Bu gibi durumlarda zihnimde kopan fırtınaları bir bilseler keşke.. Kelimeleri nasıl tutup çektiğimi bir görseler.. İki kelime ile mevzuyu ebediyete kadar kapatabilecek ve bir daha açılamaz hale getirebilecekken yapmamayı tercih ediyorsam genel anlamda insanlara ve kalplerine verdiğim değerdendir. Biraz da kelimelerin açabileceği yaraları bildiğimden, başkasını acıtmak istemediğimdendir. Yine de kalbimi korumak adına bu tür insanlardan uzaklaştığımı ekleyeyim. Sivri dillerle savaşabilecek gücü yok kalbimin. Kalbim kendini törpülemeye ve hayallerine harcıyor tüm enerjisini. Daha kendi içindeki savaşı kazanabilmiş değil. Olumsuzluklarla yormasın kendini. Canım kalbim..

      Şimdi bunları yazınca ortalık karışmış gibi bir izlenim doğmasın. Hayatım gayet sakin ve kendi hengamesinde sürüp gidiyor. :) Ben kendi dünyamı güzelleştirmek için çabalıyorum. Dışarıda neler oluyor, ilgimi bile çekmiyor. Bu noktaya gelmek büyük emek gerektirdi.. Emek verdim, geldim. Huzur kolay kazanılmıyor. Ummandan huzur adında bir katre yakaladım diyebilirim. Ama daha çalışmalar bitmedi.. :)

      Yukarıdaki düşünceler benim genel gözlemim. İnsanların pek de düşünmeden konuşuyor olmalarına karşı kendimce böyle bir düşünce denizine girdim. Belirttiğim gibi mevzu tam olarak ben de değilim. Herhangi bir sosyal mecraya girin, gönderiler altındaki toplu yorumlara bakın.. Bu bile insanların sevgi dolu cümlelerine (!) dair genel bir izlenim verebilir. Dilleriyle zehir saçan insanların devrindeyiz.. Çok garip. :)

      Oysa bir ihtimal daha var. İnsanlar küçücük iltifatlarla, güzel temennilerle, farklarının farkında olduğunu hissettirdiğin sözlerle o kadar mutlu oluyor ki.. Çok basit bir şey bu ama bunu esirgiyoruz. Küçücük bir güzel dilek. Minicik.. Zor değil. Çiçek açar her yer.. Gül bahçesine döner. Cidden zor değil. Birkaç hoş söz, hissettirilen iyi niyet hangimizin omzuna yük olabilir ki? Hayat cidden çok zor ve kimse aynı noktada başlayıp aynı düzlükte yürümüyor. Biz bari birbirimize kelimelerimizle birer çiçek uzatalım değil mi? Dikenlerini kopararak tabii. Uzattığımız çiçeği almak için bize uzanan elleri kanatmayalım. Yapabiliriz bence. Yaparız değil mi?

      Bu yazıyı artık tamamlayıp uzay boşluğuna bırakıyorum. Kimler okuyacak kestiremesem de okuyanların da benzer düşüncelerin kenarından en az bir kez olsun geçmiş olabileceğini varsayıyorum. (Zaten öyle olmasan şimdi burada olmaz, bu yazı seni sarmaz ve düşüncelerime zaman ayırmazdın. Bambaşka hayatlarda benimle ortak düşünceler taşıyan insanların varlığını bilmek, fikri yalnızlığıma su serpiyor. İyi ki varsın.)

      Sözün özü.. Kendi ellerimizden tutarak, kendi enerjimizden güç bularak nice güzel yolları dolaşmak dileklerimle.. Umarım nefsimizle savaşımızda fazla yorulmadan mutlu, huzurlu, sağlıklı bir hayat yaşarız. Ulaştığımız noktadan geriye dönüp baktığımızda, geçip giden yıllara tatlı bir tebessüm bırakırız. Güzel bakıp güzel gördüğümüz ve güzel kelimeler duyduğumuz nice güzel, çiçek gibi günlere..

Selam ve sevgilerimle.. :)




8 Haziran 2020 Pazartesi

Her Güne Bir Yeni Kötü Haber



      Günler, normalleşen hayatın normal olmayan canlılarıyla ve o canlıların zarar verdiği insanların hakkını aramasıyla geçiyor. Bulabildikleri pek söylenemez ama nihayetinde arıyorlar. Bu zaman zarfında yollarına taş değil kayalar konuluyor ama kaybedecek bir şeyi kalmamış insana taş da aynı kaya da.

      Bazen ne oldu bu insanlara diyesim geliyor. Sonra canım teknoloji diyorum.. İnternet olmasa kim duyurabilir sesini böyle? Şimdi kim kime zarar verdiğinde gizli kalabilir ki? Kim kimi ne kadar susturabilir? Bunlar da son demleri.. 
İleride suç işleme imkanı bile olmayacak insanların belki.
Chip sistemi ya da her neyse işte. Konu bu değil.

      Günden güne kötü insanların kötülükleri daha çok açığa çıkıyor. Güven duygusu ise kurumuş bir toprak misali çatlaklarıyla el sallıyor. Tacizcisi, tecavüzcüsü, hırsızı, katili, belalısı, ahlaksızı ve diğerleri.. Çoluk çocuk sahibi insanlar, evleri-yuvaları var. Neden ya? Gerçekten neden? Niye? Nasıl bir hayata kast edebilirsin ki? Senin de eşin var, çocukların var.
Neden? Anlayamıyorum işte nedenini..

Sonra sesini duyurmaya çalışanlar, haksızlığa uğrayanlar, adalet arayanlar..
Adalet neden aranır? Yasalar belli, cezalar belli.
Yetkisi olan kişiler neden halka bu zulmü yaşatır?
Yarın kendi aynı şeyi yaşadığında kime sığınır?
Herkes ettiğini bulur.
Üzerine konuşacak çok şey, anlayacak pek kimse yok.
İçimizden konuşmaya devam..

Saat 02.18 şimdi. Gecenin kalbinden bildiriyorum. Serin bir rüzgar var.
Keşke bu serinlik düşüncelerimize de gelse..
Anlam aramak zorunda kalmasak hiçbir şeye.
Suçluların korunmasına, mağdurları susturmaya neden sormasak..
Kime nasıl güveneceğimizi düşünmek zorunda kalmadan yaşasak.
Ah hayat..
Her güne bir yeni kötü haber ile geçip gidiyorsun..
Tüm bu saçmalıklar dibi gördüğünde iyilik kazanacak.
Ve nihayetinde dünyayı, iyilik kurtaracak.
Kimler geldi geçti..
Nihayetinde tarih iyiliği yazacak.

Durumlar böyle..
Korona yasakları kalkınca sokaklara, park ve bahçelere dökülen insanları saymazsak günler bu haberlerle geçiyor diyebiliriz. Gündemi takip etmemeye çalışacağım ama bu ne kadar mantıklı bilmiyorum. Düşüneceğim..
İnsanların insan gibi yaşadığı, kadınların ve çocukların
daha fazla mağdur olmadığı günler dilerim..      

29 Mayıs 2020 Cuma

Anlar ve Günler


      İnsanız..
        Bazen olmayacak hayaller kurar bazen de olabileceklere bile temkinli yaklaşırız. Çok çok istediğimiz bir şeyden an gelir saniyeler içinde uzaklaşır, asla dediklerimize ise gün gelir en önde koşarız. İnsanız.. Önce konuşur, sonra düşünür, bazen anlar, çoğunlukla da olan olmayan ne varsa akışa bırakırız. Çünkü insan işte böyle karmaşık bir varlık. Tanımsız..

       Az önce aklıma şöyle bir durum geldi. (Bu arada saatlerimiz 03.08'i göstermekte. Benim yaşam saatlerim için normal bir zaman dilimi.) Düşündüm de, bazen deli hayallere kapılıyoruz. Öyle olsa, böyle olsa, şöyle olsa derken adeta kuş olup kanatlanıp uçuyoruz. Belki aylarca ya da yıllarca onun hayalini kuruyoruz ama bir türlü gerçek olmuyor. Olabilecek bir şey olsa da olmuyor. Muhakkak vardır öyle hayalleriniz, anladınız ne demek istediğimi. Neden olmadığını anlayamıyor insan tabii. Neden olmayabilir ki yani? Ufak tefek basit meselelerin nesi böyle zor ki? Düşündükçe düşünüyor insan. Hedefe odaklanarak, duaları dileklerle yarıştırarak..

      Sonra alakasız bir an geliyor ve insan yine alakasız bir başlangıçla birlikte durumun genel özetine bütünsel bakma fırsatını yakalıyor. Ve kalkıyor perde.. O müthiş aydınlık.. Aslında evet olmaması daha mantıklıymış cümlesi sonlandırıyor asırlık meseleyi. Her işte bir hayır varmış.

      İzole bir dünyanın içinde, hayata görmek istediğim gibi baktığım müddetçe hiçbir zaman gördüklerimin pembeliğine güvenemeyeceğim. Aslında bunu da yeni öğrendim. Gördüklerim gerçekler değilmiş. Yalnızca insanların gerçekmiş gibi paylaştıkları naylon bilgilermiş. Keşke öğrenmeseydim. Dümen dolu bir dünya ve bunu gerçekmiş gibi anlatan, paylaşan insanlar. Garip. Yalana neden tenezzül edilir ki? Yani senin olmayan bir hayat ya da yalan söylenen ne varsa işte. İnsan neden yalan söyler ki? O zaman iyi biri mi olacak yani? Bunu da düşüneyim bir ara. Anlayamadım çünkü. Mantığıma yatmamasının sebebi her yalanın bir gün mutlaka ortaya çıkması. Yani kimi kandırıyorlar ki? İlginç..

      Bu gibi sorgulamalar eşliğinde geçiyor günler. İyi veya kötü. Günler böyle. Her şey yaşanması gerektiği şekilde yaşanıyor. Bunu kabullenmek gerek. Her ne oluyorsa olması gerektiği için. Hayatta hiçbir şey boşa değil. Pencerenize konan bir kuş bile size o an hissettiği duygularla aylarca kalıyor aklınızda. Her şeyin bir sebebi ve olanın da olmayanın da bir hayrı var. Buna gün geçtikçe daha çok inanıyorum. Bizim göremediğimiz, düşünemediğimiz durumlar olabiliyor. Yarınlar asla tahmin edemediğimiz sürprizlerle yaklaşıyor ve biz tahmin dahi edemeden ufak tefek şeylerle zaman geçiriyoruz belki de. Olamaz mı? Bence şu hayatta her şey olabilir. Bunu da geç öğrendim ama şükür ki öğrendim. Herkes ve her şey..

      Aklımda konuyla bağlantılı düzinelerce mesele var ama bugünlük bu kadaranı yazmak istedi canım. Hiçbir şey sebepsiz yere yaşanmıyor, hiçbir kuş öylesine penceremize konmuyor, hiçbir söz karşımıza boşa çıkmıyor. Görebilene ya da görmeyi bilene.. Gözlerimizin her daim açık, kalbimizin nefsimizden üstün geldiği sağlıklı ve mutlu nice günlere..
Bakalım yarınlar hangi sürprizlerle gelecek. :)

Selametle..

25 Mayıs 2020 Pazartesi

Bu Bayram Ne Öğrendik?


      Tarihe geçecek bir gün.. Karantina içinde bir bayram geçti bugün. Sokağa çıkma yasaklı hem de. Bayram ve sokağa çıkma yasağı. Ve burası Türkiye. Anlatabiliyorum değil mi? Neyse ki 'geçmiş bayramınız mübarek olsun' kültürümüz de var. :) Umarım yasak sonrası bu yaşanmaz. Tüm bunları düşününce bu bayramın tarihe geçeceğini düşünüyorum, bundan daha olaylı önemli günlerimiz olmazsa tabii.

      Günümüz modern hayatı, her ne kadar bayramlara eski kutsiyeti vermese de bayramlar biraz da olsa bayramdı. Tatilde değil de evde olanlar akraba ziyaretlerini yapar, kolonyalar, şekerler, çikolatalar eşliğinde ve baklava niyetiyle yapılan ama nihai sonuç olarak tatlı börek olan ikramlar üzerine şen kahkahalar atardı. Sarmalar, tatlılar, yemekler derken bu ziyaretlerle birbirinden günden güne uzaklaşan insanlar bu vesileyle tekrar toplanırdı. Kalabalığın verdiği o samimiyeti bu bayram yaşayamadık ve bence biraz da olsa o kalabalıkların kıymetini anladık.. Yani umarım anlamışızdır.

      Ben insanların birbiriyle görüşmediği sürece kalben birbirlerinden de uzaklaştığı kanaatindeyim. Gözden ırak olan gönülden, akıldan, vicdandan ve dilden de ırak oluyor. Bir şeyler soğuyor gibi. Yitiriyor kişiler samimiyetini. Bunlar genel gözlemim tabii, istisnalar elbette vardır. Sıklıkla karşılaşsa, düşüncelerini paylaşsa ve arada bir muhabbet bağı oluşsa eminim ki insanlar daha farklı olacaklar. Şimdi kalabalıklar içinde yalnız insanlar bir arada yaşıyor, birbirlerinden bağımsız şekilde tabii. Umarım ki bu bayram arkadaşlığın, akrabalığın, sohbetin, samimiyetin biraz da olsa kıymeti anlaşılmıştır. Biz doğuştan sosyal varlıklarız ve birbirimize muhtacız. Bakın muhtacız. Karnı doyan insan değer görmek ister. Bu değer bir çay-kahve sohbetinde hissedilir. Tüm bunlar şahsi düşüncelerim.

      İnsanlarla ilişkileri güçlü tutmak, sınırları belirli sohbetler yapmak eminim ki herkese iyi gelir. Bir insanın sözlerinden ziyade yaptıklarına bakarsanız, insanlarla genel ilişkilerine, önceliklerine ve hırs-kıskançlık seviyesine bakarsanız sanıyorum ki oturup ne kadar samimiyetle konuşabilir, ne kadar güvenilir olduğunu anlarsınız. Ortak hobiler, ortak fikirler elbet ki samimiyeti arttırır ancak bunlar çok da önemli değil. Kaliteli insanların her tür fikir ve görüşe saygılı olduğunu düşünenlerdenim. Bir şeyleri aşmış insan, dinler ve değer verir. Büyük saçmalıklardan bahsetmiyorum tabii anladınız sanıyorum ne demek istediğimi. Mesele eğitim de değil. Eğitim başka hayat tecrübeleri bambaşka meseleler. Öğütler, öneriler, fikirler eminim ki tüm insanlara bu gibi sohbetlerde birer ışık oluverir.

      Velhasıl ilk kez böyle bir bayram yaşayan canım ülkem umarım kendi payına düşen mesajı almıştır. Umarım insanlar birbirinden uzaklaşmaz pandemi sonrası saygı ve sevgi çerçevesinde daha çok kaynaşır. Umarım güzel insanlar tanır, samimi dostluklar kurar, aile bağlarımızı biraz daha sağlamlaştırırız. Sağlığın ve sevginin anlaşıldığı bir bayram olması dileklerimle..

      Huzurlu, mutlu ve kalabalıklar içinde şen kahkahaların atıldığı nice bayramlara Türkiye..

22 Mayıs 2020 Cuma

Deveden Bir Tüy Kopardım


      Korona günleri kaldığı yerden devam etmekte. Günler benim için biraz farklı bir zaman aralığında geçse de çok şey öğreniyorum. Cidden çok şey öğreniyorum ve bu beni hem mutlu ediyor hem de biraz üzüyor. Perde arkaları neden bu kadar kirli? Kendi anlayacağım dilden yazmamaya çalışarak bazı çıkarımlarımı paylaşmak istiyorum.

      Aklınıza gelebilecek her şey için söylüyorum bunu, istediğiniz gibi yorumlayabilirsiniz. Bir yerde bir kalabalık varsa ardında maalesef ki büyük dümenler var. Bireylerden bahsetmiyorum bakın. Kalabalıklardan bahsediyorum. İstisnalar kaideyi bozmaz diyeyim ancak bu şahsi fikrim ve gözlemim. Üzülerek söylüyorum ki, iyi niyetiyle avutulan insanlar uykudalar.

      Doğruyu anlatmak, iyiyi yaymak, güzeli paylaşmak adı altında oluşturulan güçler daha büyük güçlerin desteğini de arkasına alarak yeni kaynaklar kazanmış oluyor. Bulutları bile yalnızca kendi üzerine çekebilme fırsatı verilse diğer insanlar susuzluktan ölsün biz faydalanalım yeterli, diyebilecek haldeler. Vicdan, insanların çıkarlarıyla olan savaşında perişan halde. Ve bu beni üzüyor. İnsanız.. Kazandıklarınız 70 senelik ömrünüzü ihya ederken sonrası? Dünya kandırmacası.. Ne acı.

      Hayatta öğrendiğim birkaç şeyden biri de insanların da tıpkı sinekler gibi ışığa gelmesidir. Bir güruh işte o ışıltıyı çölde susuz kalmışçasına izler ve kendi varlığından daha büyük bir inançla o yansımaları savunurken bu söylediklerim devenin bir tüyü olarak yaşamına devam eder. Oysa birileri şan yapar bir diğerleri gözyaşlarıyla bir çare arar. Oysa kimse karanlıkları görmez, ışıltılara bir parıltı daha katar. Güç her zaman gücü doğurur, güçler birlikte kuvvetli olur. İyilik sahiden nedir? Kendini şad edip diğerlerini perişan etmek mi? Düşünmeli..

      Bir diğer öğrendiğim şey ise tabiatta hiçbir boşluğa yer olmayışı. Gidenin yeri muhakkak dolduruluyor. Akıl da gitse, vicdan da gitse, insan da gitse tüm boşlukları birileri muhakkak dolduruyor hem de boşlukların sahibinin ruhu dahi duymadan, adeta bir serum gibi hayata karışıyor. Düşünelim, damarlarımızda serum diye bildiğimiz neler dolaşıyor?

      Öyle bir devirdeyiz ki cidden boşluklarımız için tetikte olmamız gerekiyor. Fikri ve manevi boşluklar bilhassa daha öncelikli. Yoksa hali hazırda davetkar ışıklar bizi çağırıyor. Akıbetini ve kimin çıkarı uğruna sürüklendiğimizi bilmeden o ışıklara koşabilir, kalabalıkların görkemiyle yanlış topluluklara karışabiliriz. Kötüyü belki biliriz ama iyi görünümlü kötüleri bilmek büyük iş..

      Konu hassas ve mevzu çok derin. Bazen söylediklerinizin de, dinlediklerinizin de, izlediklerinizin de tek muhatabı sizsiniz. Ne kadar doluysanız o kadar iyi anlayabilirsiniz. Bunun için de -bence ve naçizane- tarafsız olmak ve araştırmak gerekiyor. Yalnızca işine gelenle geçirdiğin zaman, düşünmeden koşulan ışıklar içinde bir zulme hissedar yapıyor. Şahsım adına kimseye zerre zararım olsun, benim yüzümden birilerine tüy kadar zarar dokunsun istemem. Tüm çabam bunadır ama nihayetinde ben de insanım ve yaşım gereği boşluklarımı tamamlamalıyım. Yoksa ben de o ışıklara kapılır, iyilerin ardındaki kötülüğü doğrularım sayarım. Boşa geçen bir ömrün acısını başkalarından çıkarırım. Allah korusun.

      Bir diğer mesele daha önceki yazılarımda da ifade ettiğim gibi insanlara asla yaranamayacağımız konusu. Evet biz kalabalığa düşünmeden koşmamak adına çırpınıyoruz ama yola kaya fırlatamasa da taşlar bırakan birileri olacak muhakkak. Pireleri deve yapanlar kendi bitlerinin farkında olmaz hiçbir zaman. Kendini kusursuz sanan insan, yek diğerini küçük görerek ve küçük düşürerek yükseldiğini sanır, insanların aslında bu küçük tavrı gördüğünün farkında olmadan. Bu insanın kalbinin mayasıdır. Gönülden taşan bazen bir kelimeyle bazen de yandan yandan ve fesatlık dolu bakışlarla karşındakine yansır. Yine de görmezden gelmek lazım. Mümkün olduğunca kendi cephemizde sabır sınırlarını zorlamak lazım. Muhatabınız zaman kaybınızsa uğraşmayın, herkes kendi ışığında yaşasın.

      Velhasıl, tüm bunlar içinde kendi yolunu çizmek ve doğru izi bulmak büyük mesele. Hayat karmaşık bir harita gibi. Düşe kalka da olsa, dizimizden akan kanı gözyaşımızla temizleyerek yürümek gerek. Kimseye zarar vermeden, kimsenin yağmur bulutuna göz dikmeden ve kimseyi hayatından bezdirmeden.. Herkes kendi boşluklarını tamamlasın. Kendi eksiklerinin ve kusurlarının tamircisi olmaya kollarını sıvasın. Eminim ki o zaman her şey daha güzel ve adaletli olacak. Güzelliklerle kalp de huzur bulacak vicdan da rahat olacak. Kalplerden ve akıllardan geçeni bile bilen Allah herkese vicdan ve adalet versin. Şimdilik söyleyeceklerim işte bu kadar. Ben de çoğu insan gibi dünyanın rengine kanan bir cahilim, gerçeğe uyanmaktır niyetim.

Sağlıklı ve mutlu günler dilerim.. :)
      

17 Mayıs 2020 Pazar

Aristokrat Karıncalar



      Dönüp dolaşıp burada buluyorum kendimi. Düşüncelerim soluk alıyor burada. Belki de soluk arıyordur kim bilir. Burası vazgeçilemeyecek bir sığınak benim için. Kollarını her daim sevgiyle açan, yormadan, kırmadan dinleyen ve anlayan; düşünsel bir sığınak..

      Günler tüm hızıyla geçip gidiyor. Gidenin yalnızca günler olmadığını anlamaya başladı insanlar. Şimdi, kaza sonrasının şokuyla etrafa boş gözlerle bakan milyonlarca insan var. Ne yapmaları gerektiğini yeni yeni idrak ediyorlar. Hızın verdiği hazzı, görenin oluk oluk koştuğu ışıkların anlamsızlığını fark ediyorlar. Bu iyi bir şey. Bir anda nasıl da değişti her şey..

      Bundan böyle hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Çünkü insanlar, balın tadını bir kere aldılar. Başka bir yaşamın mümkün olduğunu, neleri başarabildiklerini ve biraz da sabrı kavradılar. Bu söylediklerim yaşam alanı olan, birbirine saygısını hala koruyan aileler içinde süren yaşamlar için geçerli tabii. Diğerlerini düşünmek dahi istemiyorum. Allah yardım etsin. Korona belasından daha tehlikeli..

      Eleme sürecindeyiz. Ben böyle hissediyorum. İşe yaramayan her kim varsa elenecek bu yarışta. Amaçlanan bu olsa da, bu yarışı zerre saymayan insanlar da olacaktır muhakkak. Sanırım bu grup için de biraz da ben varım. Hala kendi keyfime çalışan noktadayım. Bu süreç akla karayı gösterdi. Güven ve etik kavramını gösterdi. Parayı gösterdi. Önemini gösterdi. Paradan da önemli olanı gösterdi. Öncelikleri gösterdi. Değeri gösterdi. Sayabileceğim bir çok şey gösterdi. Görebilenlere tabii.. Görebildiniz mi bu gösterilenleri?

      Bizim adımıza alınan kararlar, bizim yürümemiz için açılan yollar, yalnızca bakmamız istenilen pencereler birer birer değerini kaybedecek. Olacak bunlar, yaşanacak her şey. Sadece zaman.. Güç bir şeyleri örtecek olsa da, zaman rüzgarına karşı koymak imkansız olacak. Böyle düşünüyorum, şimdilik..

      Velhasıl bende çok daha evvelden başlayan şeylerin adım adım tercih edildiğini görmek mutluluk verici. Görünmezliğin verdiği huzuru henüz tatmadı millet. Hırsların boşluğunu.. Markaların savaşı arasında ezilen karınca ordusu henüz mevzuyu tam olarak yakalayamadı ama olacak. O da olacak..
Neler olmuyor ki?

      Saat 04.21 oldu. Gün benim için bitiyor artık. Yeni güne sağlık, huzur ve yeni bilgiler diliyorum. Nihayetinde hepimiz kendi dünyalarımızın aristokrat karıncalarıyız, savaştan korunup zamandan payımızı dolduralım..

30 Nisan 2020 Perşembe

Sulara Bırakılan Zamanlar


      Tatlı bir öğlen güneşinin altında, yalın ayakla yaptığınız bir kır gezisini düşünün. Yemyeşil çimenlerin arasında, baharın neşesi kırmızı gelincikler ve kalbi güneşi andıran beyaz kır çiçekleri eşliğinde yürümektesiniz. Adımlarınızı attıkça çimenlerin sıcaklığını ve aynı zamanda birkaç kurumuş otun ayaklarınıza hafiften battığını hissediyorsunuz. Yer yer unutma beni çiçekleri, karabaşlar ve kasımpatı demetleri.. Öyle keyifli bir yürüyüş ki..

      Etrafınızı çevreleyen ulu söğütlerin rüzgarla sallanışı, sallandıkça sarıyla yeşil arası taze yapraklarının telaş dolu hışırtısı ve uzaklardan esen tatlı bir yel ile birlikte dalgalanan kar beyazı keten gömleğiniz size yeni bir serinlik vermekte. Yürüdükçe ısınıyor kalbiniz ve dağılıyor tüm düşünceleriniz. Bazen beyaz bir yumak gibi zıplayan tavşanlar çıkıyor karşınıza bazen de bir diğer adımını sorgulayan gezgin kaplumbağalar. Adımlar ve duruşlar.. Bir karga sesi sarıyor sonra her yeri. Peşinden de minik serçeler ve kırlangıçlar.. Bu tatlı öğlen vakti, cennetten kısa bir zaman yansıması sanki..

      Yürüdükçe bir yeşillik çarpıyor gözünüze. Bunlar bir sıralı bir ağaç ordusu. Farklı farklı türler kardeşçe dizilmişler. Ve ardından rüzgarla gelen ıhlamur kokusu. Yürüdükçe yaklaşan bu koku temiz ve taze. Baharın tüm işvesiyle kaplıyor her yeri. Yaklaştıkça duyulan bir ses var şimdi. Bu ses belli ki suyun doğaya seslenişi. Hızlandıkça adımlar, biraz daha görünür oluyor tüm uzaklıklar. Yeşil ve mavi arasında kararsız kalmış, yatağını beyaz ve gri taşlardan yapmış küçük bir nehir, ağaçların ardına gizlenmiş bir hazine gibi usul usul akıyor şimdi. Her bir adımda serinliği duyuluyor yavaşça. Önce çimenler serinliyor, gittikçe nemleniyor tüm yeşillikler. Uzaklardan gelen kuş cıvıltıları eşliğinde izlerken akan nehri, akan sularda arınma isteği geliyor şimdi. Güneşin kalbi saran sıcacık kolları, ıhlamurların taze kokusu, yeşillerin ışıltısı ve nehrin şarkısı.. Ne muazzam bir an değil mi?

      Sonra atılır adımlar ve çekilir paçalar. Adım adım yürünür akmakta olan sulara. Bir nehre, durduğu yerde kaç kere girmiş olur bir insan? Serinliğiyle bir iğne gibi saplanan sulara kaç kere dokunabilir? Kaç kere arınabilir akan suyla insan? Zaman mı daha hızlıdır yoksa bir nehirden akan mı? Kim kavuşur gerçeğe sonradan? Nehirleri aşan mı, ömrü gençlikten alan mı?

      Serin sulara attığı adımlarda da bunları düşünebilir insan. Düşünmek istediği ne varsa, kaçmak istediklerinden ya da.. Anlayamadığında olan biteni, yaralı bir kuşa acıdığından belki ya da acıttığında canını insanların dayanılmaz kalpsizliği.. İnsan hep düşünendir. Sonra bir bir serin sulara bırakır tüm fikirleri. Yürür nehrin içinde. Bu defa ayağına batan kuru bir ot değil, beyaz ve gri bir taş kümesidir. Yürür yine de. Serin suların usul usul akışını izleyerek, akan suların salınışını huzurla takip ederek. İnsan biraz da nehirlerin içinde saklanmış taşlar gibidir. Yosunlandıkça yumuşayan, en narin sularla birlikte yaşayan, üşüyen bir taştır belki. Bu düşünceleri de suya bırakmak gerekli..

      Adım adım çıktığınızı düşünün o sudan. Olan ve olmayan her ne varsa akıp gidiyor şimdi. Her bir adımla uzaklaşıyorsunuz soğuktan ve irili ufaklı batan taşlardan. Sudan çıktıkça adımlar ısınıyor, güneş kollarını bir şal gibi sarıyor ve ıhlamur kokusu yeniden sarıyor etrafı. Burundan kalbe dolan bir koku bu. Anıların kokusu, doğanın kokusu. Serin sularla üşüyen kalbi bu yeşil çimenlere uzanıp güneşin tatlı sıcaklığıyla ısıtma vakti. Dinleyelim şimdi toprağı, onun da anlatacağı bir şeyler vardır belki..

28 Nisan 2020 Salı

Bozkır Süvarileri


      Saat 02.37 ve gecenin zifiri karanlığında yazıyorum şimdi. Tam şu an o kadar huzurlu hissediyorum ki kendimi. Bir hafiflik var kalbimde. Anladım ki ben gece insanıyım. Ciddi anlamda gece zihnim açılıyor, kendimi daha rahat hissediyorum. Bunu yeni keşfetmedim aslında. Çocukken de gece kendimi daha mutlu hissederdim. Bunun bilimsel bir izahı var mıdır bilmem ki mutlaka vardır, gece kendimi daha mutlu ve huzurlu hissediyorum işte. Neden insanlara zaman dilimini seçme hakkı verilmiyor sahi? Her tür meseleyi şu saatlerde huzur ve dikkatle çözebilirim. Sonra bakarım yıldızlara biraz parıltılarla dolar kalbim. Günümü böylece güzelleştiririm. Bu bence bir tercih meselesi ama zaman ne gösterecek bilinmez tabii..

      Belirsizliğe doğru yürümeye devam ediyoruz yine. Aslında çoğu şey belli de ilahi sürprizlere daima açık olan kapılardan bir şeyler bekliyor insan. Gün, doğumlarla ve ölümlerle geçiyor. Bir hayat bitip yeni bir hayat başlıyor. Ne muazzam döngü değil mi? Bu yalnızca insan için geçerli değil tabii. Akla gelebilecek her şey bu döngünün canlı bir örneği. Her şey.. Önce doğuyor, sonra parlıyor, azalıyor ve ölüyor. Öldükçe yeniden doğuyor, bittikçe yenisi yapılıyor, koparıldıkça yenisi dikiliyor toprağa. Değişiyor, dönüşüyor, aynılığıyla başkalaşıyor adeta. Müthiş..

      Bundan sebeptir ki, her şey değişir ve dönüşür çünkü aslında her şey bir bütündür diye düşünerek bağlanamıyorum hiçbir meseleye. Hepsi birbiriyle bağlantılı, birbirini besleyerek varlığını sürdürmüş, ömrünü doldurmuş düşünceler. Günler geçiyor. Bir şeyler duyuyoruz, bir şeyler okuyoruz. İnanıyoruz, hissediyoruz, kavrıyoruz. Sonra bitiyor her şey. Yeni bir ışık doğuyor, gerçekliğin tahtında hükümranlığını sürdürüyor. Ben yine kendi dilimle konuşmaya başladım sanırım. Olur öyle şeyler, takılmayalım.

      Herkes bir şey ve aslında hiçbir şey. Atını alanın koştuğu, tökezleyenin toz olduğu bir dünya bu. Gözleriyle gördüğünü algılayamayıp, işittiğine sorgusuz sualsiz saplanan insanların çağı bu. Sürsünler atlarını! Bozkırlar sizindir be hey atlılar! Süzgeç yok nasılsa, yaşayın mutluca, huzurluca. Ey Süvariler! Unutmayın ki, ilahi kamera anbean kayıtta.

      Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir, diye bir söz var. Kısmen katılıyor kısmen de yarınların sürprizlerle dolu olduğunu düşünüyorum. Buna inanmamak daha mantıklı ama yaşadığım birkaç olay, bu sürprizlerin varlığını daha geçerli kılıyor. Yarınlardan ne bekliyoruz bilmiyorum ama bildiğim bir şey var ki geçiyor hayat. Tüm dereler nehirlere kavuşacak. Nehirler denize ve hepsi nihayetinde toprakta can bulacak. İşte hayat..

      Gördüğüm, duyduğum, dinlediğim ne varsa bir lezzet arıyorum şu zamanlarda. Arayan buluyor elbet. Bulduğum kadarına şükür diyerek günümü güzelleştiriyorum kendimce. Hayat tam bir trajedi olmakla birlikte bu güzelliklerle değerleniyor bence. Trajedinin kaynağı insanlar olmasa, kalbinin kötülüğüyle boş işler peşinde koşmasa ne de güzel olur dünya. Ah dünya, canım dünya..
      Yıldızlardan yaptığım bir demet bırakıyorum buraya.
      Okuyan göğe baksın. Bütün sır orada.

26 Nisan 2020 Pazar

2040 Yılına Selam Olsun


      Bu aralar aklımın köşesinden yirmi yıl sonra nerede olacağım düşüncesi geçiyor. Neden bilmiyorum. Herhangi bir hayal ve beklentiyle değil de akıbeti merak ediyorum. Allah ömür verir de o yılları görürsem neler yaşamış, neleri aşmış, nelerden ders almış olacağım acaba? Bir yandan belirsizlik, sisli bir ormanda yürümek gibi tedirginlik verse de bir diğer yandan heyecan duyuyorum.

      Nasıl bir insan olacağım acaba? İyi biri miyim? Neşem benimle mi yoksa almışlar mı elimden? Neler çıkmış karşıma, kimleri tanımış, kimlerin ışığıyla aydınlanmış ve belki de aydınlatmış olacağım hayatımda? Nasıl bir ortamın içinde, kimlerle dostluklar kurmuş olacağım gibi sorularla aklımın köşesi seyran yeri. Böyle böyle geçiyor işte günler. Ömür gibi.. İnanıyorum ki hayaller evet güzel ama kader adını verdiğimiz, çok daha evvelden çizilen bir rota var hepimiz için. Asıl heyecan veren de bu benim için.

      Dünya bir sahne ve hepimizin bir rolü var bu sahnede. Rolünü bitiren geri dönüyor. Madem ki böyle, lezzet almak gerek. Ciddi anlamda yaşam mottom bu. Keyif almak, aydınlanmak ve aydınlatmak gerek. Bir ömür ancak böyle güzel yaşanır değil mi? Bence öyle. Yani şimdilik. Bilmiyorum, düşünceler de değişir..

      Hayat aynı zamanda bir yol gibi. Muhteşem bir zeka dizayn etmiş sanki. Neler yaşayacağını, nelerle savaşacağını, kimlerle karşılaşacağını, tedbirlerinin nasıl havada kalacağını, hayallerin ve gerçeklerin hangi sulara karışacağını, hangi yangınlardan kurtulacağını kestiremiyor insan. Yol bazen günlük güneşlik bazen de alevden seller gibi. Öğrendiğim birkaç şey ise zaman geçmezken ömür biter ve bir anda değişebilir her şey. Bundan başka bir şey bilmiyor ve hiçbir şeyi çok da ciddiye alamıyorum. Çünkü gerçeğin de bir gerçeği vardır, şimdilik böyle düşünüyorum.

      Aklımdan yalnızca sorular geçmiyor elbette. Hala bir şey arıyorum. Ne arıyorum tam olarak bilmiyorum. Bazen ona yaklaşmış gibi oluyorum sonra yine, alıyor bir düşünce.. Belki de ömür arayarak geçen bir şeydir? Aramak bahanesidir yaşam denen meselenin. İnsanı adım adım yürüten, seneleri alıp götüren bir arayıştır belki. Olamaz mı? Bu da olabilir. Olmayabilir de ama şimdilik bu aklıma yatıyor diyelim. :)

      Velhasıl karantina günleri böyle düşüncelerle geçiyor işte. Yalnızlığımın içinde kalabalığım diyebilirim ve bu kalabalık benim dinlediğim, okuduğum, izlediğim insanlarla dolu. İnternet büyük hikmet.. Ben de bir şeyler arıyorum kendimce. Umarım hakikatten kendi payımı da bulurum diyerek kapanışı yapıyor, sağlıklı günler ve güzel bir ömür diliyorum..

      

4 Nisan 2020 Cumartesi

Mavi Göğün Ardı


      Saat 05.28
      Gecenin güne ramak kalmış eşiğinden bildiriyorum. Günler geceye, geceler belirsizliğe doğru gidiyor ve günden güne bu belirsizlik gelecek günlerin karanlığından soğuk bir yel estiriyor. Virüs dünyada aldı başını gitti. Bağından boşanmış gibi geziyor tüm bedenleri. Ülkemizde de özgür ruhu devrede. Kimler kaldırabilir bu davetsiz misafiri bilmiyoruz. Biz bunu düşünürken sağlıkçılar da yoğunluk olmasın da insanları tedavi edebilelim diye düşünüyor. Bu ayın kahramanları kesinlikle sağlıkçılar, sağ olsunlar.

      Umut dolu açıklamaların yerini, uzman doktorların isyanı almaya başladıkça ben de biraz daha tedirgin hissettim kendimi. Aslında tedirginlikten de ziyade çaresizlik. Kim dinliyor ki bizi.. Bir şeylere geç kalmış olmanın telafisi asla olmayacak çünkü yitip giden canlar olacak. ''Yarın başımıza ne geleceği belli değil, biz sağlıkçılar da dahil olmak üzere herkes birbirinden helallik istemeli.'' dedi bir doktor. Haydi bakalım çöz şimdi bu düğümlü sözcükleri.

      Umut dolu sözcükler sıralıyorum kendimce. Sonra kendi kendime soruyorum, onlar bilmiyor da biz mi biliyoruz? Keşke bunu yalnızca ben sormasam, yetkililer de sorsa mesela. '' Milyon kat önlem al, soluduğun havayla bile bulaşabilir sana, neyi bekliyorsun! '' İçimden geçen bu gibi cümleleri, içimin kara kaplı defterlerinde bırakıyorum şimdi. Söz uçacak yazı kalacak ve tarih bu günleri asla unutmayacak. Bir salgın kaç yılda bir kahreder ki bir gezegeni?

      Allah affetsin, içimden geçen bir başka düşünce daha var -ne yapayım var işte- ve bu düşünce durup durup yokluyor zihnimi. Şimdi.. Bu salgın yalnızca hijyen kaynaklı olsaydı, kaliteli ve üst düzey ürünlerle temizlenebiliyor olsaydı, uzatmayacağım lafı: yalnızca fakir toplumlarda, susuz bölgelerde ve dolayısıyla temizliğin öncelik olmadığı ülkelerde ya da bölgelerde olsaydı, bu kadar ciddiye alınır mıydı? Ve uzaklardan bir ses yankılandı... Tabii ki alınırdı! İnsan canı her şeyden kıymetlidir! Bunun zengini, fakiri olur mu! İnsan her konumda insandır!

      Değildir arkadaş! İnsan her konumda aynı insan değildir! Öyle olsa Afrika örneği akla ilk gelen olmazdı değil mi? Çekmedikleri çile kalmadı. Ne yiyecek var ne su. Salgınlarla ölen onca insan.. Kim bakıyor yüzlerine? Ayağında sağlam ayakkabısı olmayıp elinde silah olan kabileleri ne yapacağız? Kim bakıyor onların dertlerine? Yok mu devlet başkanları? Yöneticileri, kan emicileri, özür dilerim(!) başkanları, vekilleri diyecektim. Hani insan her konumda insandı? Hani kardeştik? O kadar uzağa gitmeye gerek yok aslında. Hala su/s sorunu yaşayan köyler var ülkemizde. 20 saniye ellerini yıkayabilecek suyu olmayan köyler..
      Biraz daha iyi imkanlarla halledilebilen bir şey olsaydı bu virüs, bu kadar önlem alınır mıydı, soru işaretleri sarıyor orta beynimi. Yalnızca bizim ülkemizde olan bir olay olsaydı, gidebilen başka ülkelere gider kalan halk bir kafes içinde kırılırdı. Can derdine düşen insan, arkasına bakmaz; tok, açın halinden asla anlamaz. Örnekleri çeşitlendirebiliriz pek tabii. Tüm bunlar şahsi düşüncelerim. Bu kadar kötü düşünmeyi ben de istemezdim ama düşündürdü işte insanoğlu beni.

      Bunları düşünmemek adına makalelere açıldım şu saate kadar. Kaybolabileceği bir alan bulduğunda başka bir evrene geçiyor insan. Orada başka bir dünya var. Okudukça devamı geliyor, saatler nasıl geçiyor insan asla anlamıyor. Bu da bir nevi terapi. Bu hassas günler insanı rezil de eder, vezir de eder. Bu yüzden muhakkak bir şeylerde kaybolmak gerekli. Kitap oku, müfredat konularına bak, test çöz, işe yarayan bir şeyler dinle, izle derken sabaha ereceğiz. İleride bu karanlık günleri abarta kabarta anlatıp bir daha yaşanmamasını dileyeceğiz.

      Saat 06.06 oldu şimdi. Odamın günle yarışan ışığını kapatıp perdeleri açma vakti. Yeni bir gün doğdu. Mavi göğün ardında tertemiz bir sabah var. Uyandı martılar, kargalar, güvercinler, kumrular.. İşte şimdi martı sesleriyle pır pır eden kalbimi inzivaya çekme vakti. Gün sizin olsun, gecenin karanlığı benim; martı sesleri yeter bana, tüm kuşlar sizin..
Her şeye ama her şeye rağmen sağlıklı ve huzur dolu günler dilerim.

2 Nisan 2020 Perşembe

Yeşil Kapı


      Akşam oldu yine. Bitti gün. Bugün de çıkamadım dışarıya, oynayamadım arkadaşlarımla. İzin vermedi babam. ''Gitme hiçbir yere, otur işte sıcak evinde!'' dedi. Oysa ben hiç ısınamıyordum bu evde. Bir kış günü üşümüştü kalbim. Isınamadı bir daha. Isıtan da olmadı. Bu evde ne kadar üşüdüğümü bilmiyordu babam. Bakmıyordu zaten gözlerime. Görmek istemiyordu belki buzdan kalbimi. Anneme benziyormuş gözlerim. Öyle derdi. O kış gününde soğuyan tek şey benim kalbim değildi belki, bilmiyorum. Bildiğim tek şey, bu soğuk karanlığın içinde bir gün daha bitti.

      Odama döndüm usulca. Yeşil bir kapıyla ardımda kalıyordu bu soğuk ve  karanlık dünya. Eskimiş, soyulmuş gri bir kapı kulpuyla, evden uzaklaştırıyordu sanki beni. Bu bile güven veriyor aslında. Bu odada kalbimin buzu çözülüyor gibi. Yıllar evvel o zemheri soğuğun karanlığında, bu odada kaybetmiştim annemi. Çok hastaydı annem. Bana kimse söylemedi nedenini. O öldüğünde, üşüdüğü için öldüğünü düşünmüştüm. Bulamadım hiç nedenini. Oysa ısıtmak isterdim o hep soğuk olan ellerini, ısınırsa iyileşecek sanırdım. İyileşemedi. Ona sorular sorardım, konuşamazdı. Gözlerime uzun uzun bakardı sadece. Ben yine de o sımsıcak bir alevi andıran mavi gözlerinden cevabımı alırdım. 6 yaşındaydım. Sonra da hep 6 yaşında kaldım. Unutamadım o masmavi gözleri. O gittikten sonra üşüdükçe içimi onlarla ısıttım. O soğuk zemherinin üzerinden 5 yıl geçti.

      Karşımda yatağım.. Annemin bana son kez baktığı, gözlerini kapattığında kalbimin buzlandığı o yer. Şimdi boş, sessiz. Eski bir fotoğrafı var şimdi duvarda. Ona bakıyorum evin karanlık ve soğuğundan kaçtıkça. Dışarısı boş ve sessiz. Tıpkı kalbimin içi gibi. Çocukların kalbi neşeyle dolmalı, kalabalıklarla coşmalıydı değil mi? Biraz sonra yemeğe çağırır babam. Akşam yemeği vakti diyerek 3 kere çalar kapımı. Ben çıkana kadar bekler orada. Bilmez ama 3 yıldır o kapıların ardı karanlığa açılır. O yeşil kapının ardı artık yabancı.

      Sonra mutfağa gideriz babamla hiç konuşmadan. Yemek hazırdır. Annemin yerine gelen bir kadın yapıyor yemekleri. Babam, anne dememi istiyor ona. Diyemem ki! Nasıl derim? Benim annem cennete gitti ama o hala benim.. Otururuz sofraya yine 3 kişi. Bir çift göz fazlalık olduğumu hissettirir o masada. Çok acıkmış olduğum için doymamış olsam da isteyemem bir tabak daha. Annem olsaydı isterdim. Aç kalmazdım hem. Düşünürdü beni annem. O soğuk zemheri soframızda bile esiyor şimdi.

      Babam işe gittiğinde ben de odama çekilirim. Ödevlerimi yaparım, dışarı çağıran biri varsa koşarak çıkarım. Çünkü annemin yerine gelen kadın beni hep dışarıya gönderir. Yağmur da yağsa, kar da yağsa, kimse çağırmasa da, '' Git. '' der. '' Haydi artık git! '' Öyle zoruma gider ki.. Giderim ben de. Ne yapayım? Ahmet ile top oynarım, Mustafa çağırır sonra. Günler böyle geçer nasılsa.. Ahmet ve Mustafa benim okuldan arkadaşlarım. Bir onlara anlatırım her şeyimi. Bilirler evimizin ne kadar karanlık olduğunu ve sanki soğuk bir rüzgar estiğini. Anneleri de beni çok sever. Yağmur yağarken çıkarsam muhakkak eve çağırırlar. Geçer işte böyle saatler. Bazen Ahmet'in annesi puding yapar bana ve arkadaşlarıma. Annem de yapardı bana, çok sevdiğim için. Kaseyi elime aldığımda, annemin bana kaseyi uzatan elleri gelir aklıma. Bir an ısınırım. Sonra dolan gözlerimi kimse görmesin diye kapatırım.

      Günlerdir çıkamıyorum evden. Ahmet ve Mustafa da çıkamıyor. Çıkabilselerdi hemen gelip beni de çağırırlardı biliyorum. Salgın varmış her yerde. Çıkarsak hastalanırmışız. Babam da gitmiyor işe. Bu yüzden annemin yerine gelen kadın ''Haydi git artık!'' demiyor artık bana. Babamın yanındayken göndermiyor beni nedense. Kızmıyor da hiç. Ben yine de evde kalmamam gerekiyormuş gibi hissediyorum. Benim gitmem gerek sanki. Bir çift gözle duyuyorum söylenemeyen bu cümleyi. Ama gitme diyor babam, gidersem kızar. Çıkamam.

      Şimdi yatağıma uzanacağım. Yıllardır herkesten sakladığım, annemin hırkasına sarılıp uyumaya çalışacağım. Soğuk ve karanlık evlerde yaşayan başka çocuklarla rüyamda oynayacağım. Sonra belki annem puding yapar bana. Bir beyaz kase uzatır elleriyle. Mustafa ve Ahmet'e de yapar, oyun arkadaşlarıma da. Oynarız yine yedikten sonra. Mavi gözleriyle sıcacık bakar bana, ısınırım.
Anne..
Seni hiç unutmayacağım. 
      

31 Mart 2020 Salı

Karantina Günlükleri



      Yine bir gece vakti, güneşe serdim kalbimi..
      Film sahnesi gibi geçen karantina günlerine tüm hızımızla devam ediyoruz. Karantina günlükleri oldu bu blog benim için. Şimdilik mahiyeti bu. Zamanla ne olur bilinmez. Gündeme dönecek olursak korku ve kaygı tüm hızıyla devam ediyor. Sanırım ülkece sıkılmaya başladık. Sosyal medya turuyla biraz daha fazla şahit olabiliyoruz bu gibi ayrıntılara. İnsanlar evde sıkıldıkça gönüllü BBG evine çevirdiler hayatlarını. Bir süre sonra verdikleri fazla detaylar onlara bir taş olarak atıldığında muhtemelen bu gönüllü BBG olayından çok pişman olacaklar. Çok sıkıldılar, anlıyorum. Korku, kaygı ve kanında göçebe kültürün özgürlüğü akan insanların karantina içinde olmasının doğal sonuçları bunlar. Hak veriyorum.

      Kendimce yeni şeyler öğrenme gayretiyle okumalara, izlemelere devam ediyorum. Günün konusu 'Şizofreni' ve bu konuyla ilgili kimileri genetik olduğunu söylerken kimileri beyinde kimyasal bir bozukluktan dolayı olduğunu söylüyor. Bir başkası psikiyatrinin bir yalan olduğunu söylerken bir başkası insanları ilaçlarla uyuttuklarını ve bedensel problemler ile sosyal problemler giderildiğinde zihinsel problemlerin de çözülebileceğini, ilaçlarla insanı uyuşturmanın yanlış olduğunu söylüyor. Birkaç röportaj dinledim. Bizzat şizofreni hastaları anlatıyor yaşadıklarını. Zor vesselam. Allah hem bedensel hem zihinsel sağlık versin. Gerçekten çok zor..

      Konu başladığı yerde kalmıyor tabii.. Onu oku, bunu dinle, şunu izle derken konuya farklı çerçevelerden de bakmaya başlıyor insan. Bir başlığa başka konularla bağlantı kurunca değişiyor mesele. Söylenen her şey kendince haklı olabilir. Hepsi yalan da olabilir. Belki zihinsel hastalıkların asıl tedavisi önümüzdeki uzun yıllar içinde bulunacaktır ve belki de basit bir tedaviyle insanlar ömür boyu sürecek huzur ve sağlığına kavuşacaktır. Sınırları kaldırdım yani. Her şey doğru ya da her şey yanlış olabilir. Hiçbir fikrin tam olarak destekçisi değilim. Arkasında durduğum tek bir şey var ki, her şeyin bir sebebi var..

      Günler böyle böyle geçiyor. Bir belirsizliğin içinden bir başka belirsizliğe doğru yürüyoruz. Kendimizi inceleme, kendimizi gözlemleme fırsatı bulduğumuz şu günlerin tek iyi yanı bu olsa gerek. Günün temposu içinde unutuyorduk kendimizi. Biraz durmak herkese iyi geldi. Dilerim ki bu günler aklımızı ve kalbimizi arındırsın, gelecek yeni günlere anlam ve kıymet katsın.
Sağlık ve mutluluk dolu günlere..

23 Mart 2020 Pazartesi

Buzdan Basamaklar


      Bilirsiniz ki, ne yaparsanız yapın sizi eksik bulacak ve kendine dahi yetemeyen aklıyla kusurlarınızı arayacak insanlar her daim karşınıza çıkacaktır. Bu adeta hayatın söylenmeyen kuralı gibi. Böyle insanlar içinde yaşıyorsanız, size olmasa bile başkalarına bu psikolojik baskıyı yapan insanlara ve bu basit tavırlarına şahit oluyorsanız ya da olduysanız ne demek istediğimi anladınız. Kan emici olmasalar bile ruh emici olabilirler. Çünkü yaşamdan soyutlanmak için yeterli bir sebep sayılabilirler.

      Konu her ne olursa olsun, üzüldüğünüz ya da sizi rahatsız eden bir konunun aslında bu kadar önemli olmadığını, abarttığınızı ve bu kadar hassas olmamanızı size söyleyip dururlar. Bundan sonraki süreçte ise duygularınızla suçlanır, hassasiyetinizle yargılanırsınız. Ve kısır döngü başlar. İyi niyetle susturmadığınız, kalbi kırılmasın diye haddini hatırlatmadığınız insanlar, sizinle istediği gibi konuşabileceği hakkına sahip olduğu yanılgısına kapılıp sınırlarını zorlar.

      İstediğinize üzülün, istediğinizi düşünün dostlar! Kime ne? Siz bir konuya daha hassassanız, daha duygusalsanız ya da dünyanın pisliğine bu kadar uzaksanız olayları içselleştirmeniz normal. Sizde bir problem yok yani. İçinize atmayın. Gözyaşı zehir gibidir, bırakın aksın.

      Durumlar böyleyken kendinizi suçlamak ve bu yapılan baskılara kulak kabartmak yerine keyif alacağınız meselelere odaklanabilirsiniz. Kime ve neye zaman harcayacağınızı ancak siz belirleyebilirsiniz. Hobileriniz, düşünceleriniz yalnızca sizin meseleniz. Hiçbir insan sizin duygularınızı ve vicdanınızı irdeleyecek hakka sahip değil. Hayat bir yol. Ve bu yolun bugünkü zirve sahipleri yarınki kuyuların aciz sakinleri olabilir. Dünya hali.. O yüzden başkalarını mümkün olduğunca başka kabul edip yıldızlara bakmalı.  Herkesin kendi hayatı, kendi kararı.. Görevleriniz dışında size kalan zamanda istediğinizi yapın. Size gerçekten iyi geliyorsa tüm gün yatıp uyuyun ya da duvarla da bakışın.

      Velhasıl.. Dünyaca zor günlerden geçerken kendinizi şımartmak bir yanlış ya da kusur değildir. Kimseye bir zararınız yoksa, yaptığınız ya da söylediğiniz en ufak bir şey kimseye zarar vermiyorsa yola devam! Emin olun ki geceler sabah olacak, kış yerini bahara bırakacak. Üşümekten korkmayın. Soğuğu öğrenen insan artık buna alışır ve bir noktadan sonra soğukla korkutulamaz bir hal alır. Buzlardan basamakları ağır ağır ama sapasağlam tırmanır. Kendinizi tanıyın ve elinizden geldiğince -ne yapacağınızı yalnızca siz bilebilirsiniz- bir şeyler yapın. Sonrası, biraz sim biraz pul biraz da ışıltı.
Sağlıklı ve mutlu kalın..

22 Mart 2020 Pazar

Yeni Dünya Düzeni


      Corona sessizliği sürüyor. Sosyal medya videoları yavaş yavaş artıyor. Hastalığa yakalanan ve bu konuda düşüncelerini, sağlık durumunu anlatan insanları gün geçtikçe daha çok görmeye başlayacağız anlaşılan. Belki hiç tanımadıklarımız, belki en yakınlarımız belki de bizzat biz o videolarda insanları biraz daha bilinçlendirmeye çalışacağız. Kim bilir..

      Bu kaos beraberinde birbirinden ilginç teorileri getirdi. Yeni dünya düzeni adına atılan ilk adımın bu virüs olduğu, robotlaşmaya ve nihayetinde ölümsüzlüğe giden bu ileri teknoloji çağında, teknolojiyle alakası olmayan yaşlı insanların saf dışı edilmesi için planlanan bir salgın olduğu düşünceleri var. Bunun yanı sıra insanları online hayata her alanda alıştırmak, hayatı sanal dünyaya taşımak adına planlanan bir kurgunun denemelerinin sürdürüldüğü tezleri var. Kulağa absürt geliyor olsa da mantıklı.

      Şimdi bile dünyada bu kadar saçmalık varken açlık, susuzluk, çevre kirliliği, sömürü düzeni gibi meselelerin yalnızca bir avuç elitin rahat etmesi için küçük insanlara göre büyük olan markalara bal tutanın imkanları tanınırken hiçbir şey olmaz diyemiyorum. Yaparlar. Onu da yaparlar. İnsanları bir hizaya sokar ve sonsuza kadar bu dünyada yaşarlar. Her şey online olur. Aklımıza gelemeyecek gelişmeler gündeme oturur ve nihayetinde onlar da normal olur. Çağın çizdiği yolu takip edemeyen ülkeler de bir şekilde toz olur, duman olur, uzay boşluğuna savrulur. Hepsi mümkün.


      Robotlaşmaya, ileri teknolojiyle yaşamı sürdürmeye çalışan ve bunun için birbiriyle yarışan ülkelerin yanında bizim akıbetimizi düşünmek bile komik geliyor. Uzun vadede tüm planlar uygulanacak ve yüksek ihtimalle başarıya ulaşılacak. Tıpkı hayranlıkla izlediğimiz bilim kurgu filmleri gibi. (Ben filmlerde gösterilen her şeyin bir gün gerçek olacağına, halkın fikren de olsa buna hazır olması için bu tarz filmlerin yapıldığına inanıyorum. Tamamen şahsi fikrim. Günümüz teknolojisinin, yıllar yıllar evvel film olarak gösterilip insanların imkansız diyerek izlemesi meselesi gibi. Filmlere inanın dostlar. Yaklaşıyor yaklaşmakta olan.)

      Tüm bunlar üzerine ben de kendi senaryomu yazacağım şimdi. Bu blog ya da yazı ne zaman silinir, 2020 yılında yazdığım bu yazı 2120 yılına ulaşır mı bilmiyorum ama -ki o zaman internet üstü bir ağ sistemi de gelir- ben de uzay boşluğuna fikirlerimi bırakmak istiyorum şimdi.

      Evet tüm senaryolar ara sıra sekteye uğramakla birlikte gerçek olacak. Işınlanma bulunacak -şu an bulunmadıysa tabii- ve insanlar sanal dünyanın adeta birer legosu olacak. İnsan bedeni de nasibini alacak tabii bu ileri teknolojiden. İnsanların da bir noktada robottan farklı kalmayacak her yaptıkları, gördükleri, yedikleri, dinledikleri ve söyledikleri adeta bir bilgisayar gibi kayıt altında olacak. Sonrasında ise elbet bir gün insanın ve bazen aşamadığı duygularının birer eksiklik olduğu düşünülerek insana gerek kalmayacak. Robotlarla savaş başlayacak ve elbet ki nihayetinde robotlar kazanacak. Robotlar da ileri bir teknoloji hayalleriyle kendinden üstün bir ırk oluşturacak ve yaşanan süreç akla hayale gelmeyecek yeniliklerle birlikte onların da oluşturduğu ırkla savaşıyla sonlanacak. Bunlar belki 100 belki 200 belki de 500 yıl sonrasının senaryoları.

      Belki bizim ya da torunlarımızın görebileceği senaryoya dönecek olursak evet 21. yy nesli daha çok kontrol altına alınacak, online ve basit bir hayatta -isyan etmeyi aklına getirmeyecek bir monotonluk ve salgın/açlık gibi korkularla- yaşamaya alışacak. Bunlar görülebilir meseleler. Bu ileri teknoloji için, ölümsüz ve üstün bir ırk için uğraşıp didinen insanlar ya da o bahsettiğim bir avuç elit şunu kaçırıyor: En nihayetinde bu dünya kimseye kalmayacak.

     Velhasıl, bunlar şimdilik benim aklıma esenler. Yarınlar bizim için ne getirir bilinmez. Elbet bitecek bu salgın, kontrol altına alınacak her şey ama bu korku ve tedirginlik asla bitmeyecek. Sonumuz hayır olsun diyor, teknolojinin harcamaya başladığı bir neslin neferlerinden biri olarak huzur ve mutluluk diliyorum.

      

17 Ağustos 2019 Cumartesi

Kendi Tahtını Kendi Yapanlar




      Hayatımın belki de en sakin ve yaşamı kabullenmiş zamanlarının içindeyim. Çok şükür. Bu noktaya gelmek benim için büyük meseleydi. Daim olsun. Her şey kendi zamanını bulduğunda, olması gerektiği gibi olacak nasılsa. Çırpınmak boşa, sadece yaşa düsturuyla geçen günler içindeyim.. Zamana ve kadere güvenerek akıbeti beklemekteyim.

      Buraya genellikle aklım ya da ruhum aydınlandığında uğruyorum artık. Bazen de tam tersi, karanlıklarda boğulduğumda bir nefes almak için geliyorum. Nihayetinde dağınık olan bir şeyleri burada toparlıyorum. Kaçabilecek bir yeri olanlara ne mutlu! Benim de seyir tepem tam olarak bu..

       Bir şeyler okuyor, izliyor ve söyleşileriyle bambaşka insanlar tanıma fırsatı buluyorum. Görünenin ardına dair ipuçlarını bu sayede yakalıyorum. Dikkatimi çeken bazı noktalar var. Bazı insanlar kendi tahtını kendi yapar. Bazı insanların hayatlarının özetinin bu olduğunu düşünüyorum. Çünkü hayat her insana farklı sürprizler hazırlıyor. Özel bir kutu. İçinde ne olduğunu açandan başkası tam manasıyla bilemeyecek. Kutunun sahibi ona gelen sürprizi ne amaçla kullanırsa, tüm dünya ancak bunu böyle öğrenecek. Konuya dönüyorum. Bazı insanlar kendi tahtını gerçekten kendi yapıyor. Bu şans mı, Allah böyle istediği için mi böyle oluyor yoksa yazgısından ayrılamadığı için mi böyle bilmiyorum. Bir şekilde zirvelerden kuyulara, kuyulardan ovalara çıkan yollara düşen insanlar hayatlarının seyrini bambaşka noktalara taşıyabiliyor. Garip değil mi? Bu hayata gelişimizin muhakkak bir sebebi olmalı. Bir ışık, belki bir nefes, belki de dünyanın yangınını söndürecek tek bir damla su. Hayat bu.. Anlatıldığında hayat filminin değerlendirmesi yapılıyor ancak yaşarken her şey bambaşka. En güzel günler hiç bitmeyecek, gençlik hiç gitmeyecek, sağlık yaşımızla cenk etmeyecek gibi.. Oysa yarınlar bir muammaya teslim. En güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız derken şair, ancak bu kadar haklı olabilir..

       Yaşadıklarını kumbaraya, kötü günleri birer fırsata dönüştürmek üzere atan insanlar ilgimi çekiyor. Çok bilgili insanların dikkatimi çektiği gibi. Asla tek bir doğruya takılmayan, yalnızca sorgulayan, tek bir yargıya takılmadan bilgiden bilgiye koşan.. Böyle insanları dinlemek bile beni mutlu ediyor. Keşke etrafımız böyle insanlarla dolu olsa, onlar hep anlatsa.. Neyse ki internet var. Yazılar, videolar uzakları yakın ediyor. Aklımda çok mesele var aslında ama bugün bunu yazmak istedim. Bunu kendime her zaman hatırlatmak isterim. Kuyulardan geçerse yolum, hatırlamam gereken bir doruk var. Ve bazı insanlar tahtını kendi yapar..

                                                                 Görsel alıntıdır.

Çatırtıları Duydunuz mu?

      Kulağım çınladı, işte geldim. Beni mi anmıştınız? :)       Tabii ki dönüp dolaşıp konacağım dal, burası olacaktı. Bu defa kendi düşünc...