karantina etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
karantina etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2020 Cuma

Anlar ve Günler


      İnsanız..
        Bazen olmayacak hayaller kurar bazen de olabileceklere bile temkinli yaklaşırız. Çok çok istediğimiz bir şeyden an gelir saniyeler içinde uzaklaşır, asla dediklerimize ise gün gelir en önde koşarız. İnsanız.. Önce konuşur, sonra düşünür, bazen anlar, çoğunlukla da olan olmayan ne varsa akışa bırakırız. Çünkü insan işte böyle karmaşık bir varlık. Tanımsız..

       Az önce aklıma şöyle bir durum geldi. (Bu arada saatlerimiz 03.08'i göstermekte. Benim yaşam saatlerim için normal bir zaman dilimi.) Düşündüm de, bazen deli hayallere kapılıyoruz. Öyle olsa, böyle olsa, şöyle olsa derken adeta kuş olup kanatlanıp uçuyoruz. Belki aylarca ya da yıllarca onun hayalini kuruyoruz ama bir türlü gerçek olmuyor. Olabilecek bir şey olsa da olmuyor. Muhakkak vardır öyle hayalleriniz, anladınız ne demek istediğimi. Neden olmadığını anlayamıyor insan tabii. Neden olmayabilir ki yani? Ufak tefek basit meselelerin nesi böyle zor ki? Düşündükçe düşünüyor insan. Hedefe odaklanarak, duaları dileklerle yarıştırarak..

      Sonra alakasız bir an geliyor ve insan yine alakasız bir başlangıçla birlikte durumun genel özetine bütünsel bakma fırsatını yakalıyor. Ve kalkıyor perde.. O müthiş aydınlık.. Aslında evet olmaması daha mantıklıymış cümlesi sonlandırıyor asırlık meseleyi. Her işte bir hayır varmış.

      İzole bir dünyanın içinde, hayata görmek istediğim gibi baktığım müddetçe hiçbir zaman gördüklerimin pembeliğine güvenemeyeceğim. Aslında bunu da yeni öğrendim. Gördüklerim gerçekler değilmiş. Yalnızca insanların gerçekmiş gibi paylaştıkları naylon bilgilermiş. Keşke öğrenmeseydim. Dümen dolu bir dünya ve bunu gerçekmiş gibi anlatan, paylaşan insanlar. Garip. Yalana neden tenezzül edilir ki? Yani senin olmayan bir hayat ya da yalan söylenen ne varsa işte. İnsan neden yalan söyler ki? O zaman iyi biri mi olacak yani? Bunu da düşüneyim bir ara. Anlayamadım çünkü. Mantığıma yatmamasının sebebi her yalanın bir gün mutlaka ortaya çıkması. Yani kimi kandırıyorlar ki? İlginç..

      Bu gibi sorgulamalar eşliğinde geçiyor günler. İyi veya kötü. Günler böyle. Her şey yaşanması gerektiği şekilde yaşanıyor. Bunu kabullenmek gerek. Her ne oluyorsa olması gerektiği için. Hayatta hiçbir şey boşa değil. Pencerenize konan bir kuş bile size o an hissettiği duygularla aylarca kalıyor aklınızda. Her şeyin bir sebebi ve olanın da olmayanın da bir hayrı var. Buna gün geçtikçe daha çok inanıyorum. Bizim göremediğimiz, düşünemediğimiz durumlar olabiliyor. Yarınlar asla tahmin edemediğimiz sürprizlerle yaklaşıyor ve biz tahmin dahi edemeden ufak tefek şeylerle zaman geçiriyoruz belki de. Olamaz mı? Bence şu hayatta her şey olabilir. Bunu da geç öğrendim ama şükür ki öğrendim. Herkes ve her şey..

      Aklımda konuyla bağlantılı düzinelerce mesele var ama bugünlük bu kadaranı yazmak istedi canım. Hiçbir şey sebepsiz yere yaşanmıyor, hiçbir kuş öylesine penceremize konmuyor, hiçbir söz karşımıza boşa çıkmıyor. Görebilene ya da görmeyi bilene.. Gözlerimizin her daim açık, kalbimizin nefsimizden üstün geldiği sağlıklı ve mutlu nice günlere..
Bakalım yarınlar hangi sürprizlerle gelecek. :)

Selametle..

17 Mayıs 2020 Pazar

Aristokrat Karıncalar



      Dönüp dolaşıp burada buluyorum kendimi. Düşüncelerim soluk alıyor burada. Belki de soluk arıyordur kim bilir. Burası vazgeçilemeyecek bir sığınak benim için. Kollarını her daim sevgiyle açan, yormadan, kırmadan dinleyen ve anlayan; düşünsel bir sığınak..

      Günler tüm hızıyla geçip gidiyor. Gidenin yalnızca günler olmadığını anlamaya başladı insanlar. Şimdi, kaza sonrasının şokuyla etrafa boş gözlerle bakan milyonlarca insan var. Ne yapmaları gerektiğini yeni yeni idrak ediyorlar. Hızın verdiği hazzı, görenin oluk oluk koştuğu ışıkların anlamsızlığını fark ediyorlar. Bu iyi bir şey. Bir anda nasıl da değişti her şey..

      Bundan böyle hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Çünkü insanlar, balın tadını bir kere aldılar. Başka bir yaşamın mümkün olduğunu, neleri başarabildiklerini ve biraz da sabrı kavradılar. Bu söylediklerim yaşam alanı olan, birbirine saygısını hala koruyan aileler içinde süren yaşamlar için geçerli tabii. Diğerlerini düşünmek dahi istemiyorum. Allah yardım etsin. Korona belasından daha tehlikeli..

      Eleme sürecindeyiz. Ben böyle hissediyorum. İşe yaramayan her kim varsa elenecek bu yarışta. Amaçlanan bu olsa da, bu yarışı zerre saymayan insanlar da olacaktır muhakkak. Sanırım bu grup için de biraz da ben varım. Hala kendi keyfime çalışan noktadayım. Bu süreç akla karayı gösterdi. Güven ve etik kavramını gösterdi. Parayı gösterdi. Önemini gösterdi. Paradan da önemli olanı gösterdi. Öncelikleri gösterdi. Değeri gösterdi. Sayabileceğim bir çok şey gösterdi. Görebilenlere tabii.. Görebildiniz mi bu gösterilenleri?

      Bizim adımıza alınan kararlar, bizim yürümemiz için açılan yollar, yalnızca bakmamız istenilen pencereler birer birer değerini kaybedecek. Olacak bunlar, yaşanacak her şey. Sadece zaman.. Güç bir şeyleri örtecek olsa da, zaman rüzgarına karşı koymak imkansız olacak. Böyle düşünüyorum, şimdilik..

      Velhasıl bende çok daha evvelden başlayan şeylerin adım adım tercih edildiğini görmek mutluluk verici. Görünmezliğin verdiği huzuru henüz tatmadı millet. Hırsların boşluğunu.. Markaların savaşı arasında ezilen karınca ordusu henüz mevzuyu tam olarak yakalayamadı ama olacak. O da olacak..
Neler olmuyor ki?

      Saat 04.21 oldu. Gün benim için bitiyor artık. Yeni güne sağlık, huzur ve yeni bilgiler diliyorum. Nihayetinde hepimiz kendi dünyalarımızın aristokrat karıncalarıyız, savaştan korunup zamandan payımızı dolduralım..

28 Nisan 2020 Salı

Bozkır Süvarileri


      Saat 02.37 ve gecenin zifiri karanlığında yazıyorum şimdi. Tam şu an o kadar huzurlu hissediyorum ki kendimi. Bir hafiflik var kalbimde. Anladım ki ben gece insanıyım. Ciddi anlamda gece zihnim açılıyor, kendimi daha rahat hissediyorum. Bunu yeni keşfetmedim aslında. Çocukken de gece kendimi daha mutlu hissederdim. Bunun bilimsel bir izahı var mıdır bilmem ki mutlaka vardır, gece kendimi daha mutlu ve huzurlu hissediyorum işte. Neden insanlara zaman dilimini seçme hakkı verilmiyor sahi? Her tür meseleyi şu saatlerde huzur ve dikkatle çözebilirim. Sonra bakarım yıldızlara biraz parıltılarla dolar kalbim. Günümü böylece güzelleştiririm. Bu bence bir tercih meselesi ama zaman ne gösterecek bilinmez tabii..

      Belirsizliğe doğru yürümeye devam ediyoruz yine. Aslında çoğu şey belli de ilahi sürprizlere daima açık olan kapılardan bir şeyler bekliyor insan. Gün, doğumlarla ve ölümlerle geçiyor. Bir hayat bitip yeni bir hayat başlıyor. Ne muazzam döngü değil mi? Bu yalnızca insan için geçerli değil tabii. Akla gelebilecek her şey bu döngünün canlı bir örneği. Her şey.. Önce doğuyor, sonra parlıyor, azalıyor ve ölüyor. Öldükçe yeniden doğuyor, bittikçe yenisi yapılıyor, koparıldıkça yenisi dikiliyor toprağa. Değişiyor, dönüşüyor, aynılığıyla başkalaşıyor adeta. Müthiş..

      Bundan sebeptir ki, her şey değişir ve dönüşür çünkü aslında her şey bir bütündür diye düşünerek bağlanamıyorum hiçbir meseleye. Hepsi birbiriyle bağlantılı, birbirini besleyerek varlığını sürdürmüş, ömrünü doldurmuş düşünceler. Günler geçiyor. Bir şeyler duyuyoruz, bir şeyler okuyoruz. İnanıyoruz, hissediyoruz, kavrıyoruz. Sonra bitiyor her şey. Yeni bir ışık doğuyor, gerçekliğin tahtında hükümranlığını sürdürüyor. Ben yine kendi dilimle konuşmaya başladım sanırım. Olur öyle şeyler, takılmayalım.

      Herkes bir şey ve aslında hiçbir şey. Atını alanın koştuğu, tökezleyenin toz olduğu bir dünya bu. Gözleriyle gördüğünü algılayamayıp, işittiğine sorgusuz sualsiz saplanan insanların çağı bu. Sürsünler atlarını! Bozkırlar sizindir be hey atlılar! Süzgeç yok nasılsa, yaşayın mutluca, huzurluca. Ey Süvariler! Unutmayın ki, ilahi kamera anbean kayıtta.

      Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir, diye bir söz var. Kısmen katılıyor kısmen de yarınların sürprizlerle dolu olduğunu düşünüyorum. Buna inanmamak daha mantıklı ama yaşadığım birkaç olay, bu sürprizlerin varlığını daha geçerli kılıyor. Yarınlardan ne bekliyoruz bilmiyorum ama bildiğim bir şey var ki geçiyor hayat. Tüm dereler nehirlere kavuşacak. Nehirler denize ve hepsi nihayetinde toprakta can bulacak. İşte hayat..

      Gördüğüm, duyduğum, dinlediğim ne varsa bir lezzet arıyorum şu zamanlarda. Arayan buluyor elbet. Bulduğum kadarına şükür diyerek günümü güzelleştiriyorum kendimce. Hayat tam bir trajedi olmakla birlikte bu güzelliklerle değerleniyor bence. Trajedinin kaynağı insanlar olmasa, kalbinin kötülüğüyle boş işler peşinde koşmasa ne de güzel olur dünya. Ah dünya, canım dünya..
      Yıldızlardan yaptığım bir demet bırakıyorum buraya.
      Okuyan göğe baksın. Bütün sır orada.

26 Nisan 2020 Pazar

2040 Yılına Selam Olsun


      Bu aralar aklımın köşesinden yirmi yıl sonra nerede olacağım düşüncesi geçiyor. Neden bilmiyorum. Herhangi bir hayal ve beklentiyle değil de akıbeti merak ediyorum. Allah ömür verir de o yılları görürsem neler yaşamış, neleri aşmış, nelerden ders almış olacağım acaba? Bir yandan belirsizlik, sisli bir ormanda yürümek gibi tedirginlik verse de bir diğer yandan heyecan duyuyorum.

      Nasıl bir insan olacağım acaba? İyi biri miyim? Neşem benimle mi yoksa almışlar mı elimden? Neler çıkmış karşıma, kimleri tanımış, kimlerin ışığıyla aydınlanmış ve belki de aydınlatmış olacağım hayatımda? Nasıl bir ortamın içinde, kimlerle dostluklar kurmuş olacağım gibi sorularla aklımın köşesi seyran yeri. Böyle böyle geçiyor işte günler. Ömür gibi.. İnanıyorum ki hayaller evet güzel ama kader adını verdiğimiz, çok daha evvelden çizilen bir rota var hepimiz için. Asıl heyecan veren de bu benim için.

      Dünya bir sahne ve hepimizin bir rolü var bu sahnede. Rolünü bitiren geri dönüyor. Madem ki böyle, lezzet almak gerek. Ciddi anlamda yaşam mottom bu. Keyif almak, aydınlanmak ve aydınlatmak gerek. Bir ömür ancak böyle güzel yaşanır değil mi? Bence öyle. Yani şimdilik. Bilmiyorum, düşünceler de değişir..

      Hayat aynı zamanda bir yol gibi. Muhteşem bir zeka dizayn etmiş sanki. Neler yaşayacağını, nelerle savaşacağını, kimlerle karşılaşacağını, tedbirlerinin nasıl havada kalacağını, hayallerin ve gerçeklerin hangi sulara karışacağını, hangi yangınlardan kurtulacağını kestiremiyor insan. Yol bazen günlük güneşlik bazen de alevden seller gibi. Öğrendiğim birkaç şey ise zaman geçmezken ömür biter ve bir anda değişebilir her şey. Bundan başka bir şey bilmiyor ve hiçbir şeyi çok da ciddiye alamıyorum. Çünkü gerçeğin de bir gerçeği vardır, şimdilik böyle düşünüyorum.

      Aklımdan yalnızca sorular geçmiyor elbette. Hala bir şey arıyorum. Ne arıyorum tam olarak bilmiyorum. Bazen ona yaklaşmış gibi oluyorum sonra yine, alıyor bir düşünce.. Belki de ömür arayarak geçen bir şeydir? Aramak bahanesidir yaşam denen meselenin. İnsanı adım adım yürüten, seneleri alıp götüren bir arayıştır belki. Olamaz mı? Bu da olabilir. Olmayabilir de ama şimdilik bu aklıma yatıyor diyelim. :)

      Velhasıl karantina günleri böyle düşüncelerle geçiyor işte. Yalnızlığımın içinde kalabalığım diyebilirim ve bu kalabalık benim dinlediğim, okuduğum, izlediğim insanlarla dolu. İnternet büyük hikmet.. Ben de bir şeyler arıyorum kendimce. Umarım hakikatten kendi payımı da bulurum diyerek kapanışı yapıyor, sağlıklı günler ve güzel bir ömür diliyorum..

      

25 Nisan 2020 Cumartesi

Bir Yeni Heves


      Saat 02.22 bir deli baş ağrısıyla yazıyorum şimdi. Günlerdir içimden gelmiyordu yazmak. Zorlamadım ben de kendimi, geceye kısmetmiş.. Karantina günlerimiz kaldığı yerden devam ediyor. Sokağa çıkma yasağı içindeyiz hatta. Bu bile normalleşti. Virüsü kabullendik. En önemli işler askıda bekliyor şimdi. Ne garip değil mi? Arsızlığa vuran, inatla gezip dolaşan olmuyor mu? Oluyor tabi.. İnsan. Kıvrımlar herkeste aynı değil demek ki.

      Günler aynı hızla geçmekle birlikte biraz daha farklı bir heyecana büründü benim için. Yine bir gece vakti 03.00 sularında 'bendir' düştü aklıma. Erbane ve bendir arasında kaldım aslında sonra düşündüm taşındım bendirde karar kıldım. Sabahında siparişimi verdim 20 Nisan'dan beri beklemedeyim. Bir yandan da kendimi dinliyor, heyecanımın geçip geçmediğini, hevesimin bitip bitmediğini sorguluyorum. Günler geçti ama benim gönlüm geçmedi. Uzun zamandır ilk kez heyecan duyuyorum. Bu benim için çok güzel bir şey tabii.

      Bendir, def diye de bilinen, herhangi bir zil ve halka eklentisi olmayan, vurmalı bir müzik aleti. Çalabilir miyim bilmiyorum. Ama yaparız bir şeyler. Heyecan olursa her şey olur, zor gelmez denemeler. Heves ne büyük hikmet.. Heyecan duymak, beklemek.. Ben uzun zamandır bu kadar heves duymamışım demek ki bir şeye. Gönlüm aç kalmış. Umarım bendire hevesim ve heyecanım daim, yolumuz uzun olur.

      Diğer yandan sanal dünyada, gerçek dünyamızdan dahi göçmüş insanlar tanıyorum. Onlarla yapılan sohbetleri, röportajları dinliyorum. Böylelikle yeni pencereler açıyorum kendime. Düşünemediklerimi söyleyen, göremediklerimi görebilen insanları dinliyorum kendimce. Ben her insandan bir şeyler öğrenebileceğimizi düşünenlerdenim. Kimilerinden bir şey, kimilerinden çok şey öğrenilir bu ayrı mesele tabii. Bu doğrultuda kişi bazında zaman ayarlamasını yapmak önemli. Çok çok kıymetli insanlar dinliyorum. Tapmadan dinliyorum. Kıymetinin bilincinde olarak ama onunda bir insan olduğunu, zaafları ve nefsi olduğunu unutmadan..

      Dünya çok büyük vesselam. Yaşadığım alan zerresi dahi değil ve ben o zerrenin zerresine bile vakıf değilim. Çok farklı kültürler, çok farklı yerler, çok farklı yaşamlar var. Çok çok farklı işte.. Zaman nehrinden testiyi doldurmaya çalışıyorum kendimce. Bazen, bölgesel olarak önümüze attıkları kemiklerle oyalandığımızı ve bize öğretilen komik bilgileri ciddiye alarak dünyayı kurtardığımızı sanarak yaşıyormuş gibi yaptığımızı düşünüyorum. Şahsi fikrim şimdilik böyle. Daha farklı bir düşünceye kapılırsam devrin düzenini daha anlamlı bulurum belki. Zaman.. Hiçbir şey o kadar da önemli değil. Anlatacak çok şey var ama uzatmaya gerek yok diyerek kapanışı yapayım artık.

      Öteki olan her şeye saygı ve sağlık dolu günlere..

6 Nisan 2020 Pazartesi

Kıyametin Beklenmeyen Hali


      Düşünsenize..

      Dünyayı sarsan bu virüsü birileri üretti diyelim. (Bununla ilgili birçok iddia var.) Varsayalım ki bunu üreten insanlar devlet destekli. Virüsü üreten elbet çaresini düşünmüş, panzehrini oluşturmuştur. Ama çözüm için büyük bir patlamayı bekliyorlar diyelim. Şu an bir senaryo yazıyoruz o yüzden her şeyi diyebiliriz! Devam..

      Kimi güçlü ülkeler virüsün etkisiyle adeta kırılıyor, amaçlanan denge değişimi yavaş yavaş sonuç vermeye başlıyor. Önemli isimlerin birer birer hayata veda ettiği, beyin göçü ile gelen süper zekaları birer birer toprağa veren güçlü ülkeleri düşünelim. Zengin fakir ayrımı yapmaksızın insan eleyen bu virüsün kimse önüne geçemiyor. Virüs için ilaç üretmeye çalışan bilim insanları dahi birer birer pes ettiğini açıklıyor. Dünya asla tahmin edemediği bir savaşın içinde gibi.
Öngörülemeyen ve sonucunun asla kestirilemediği bir savaş..

      Ülkeler gün geçtikçe daha çok kayıp verdi, çok çok önemli isimler ve devlet adamları virüs yüzünden -ölümsüz zannettiği- dünyaya veda etti. Bazı ülkeler kurtuldu bu illetten ya da her şeyi kontrol altına aldığını düşündü diyelim. Senaryoyu burada başlatıyorum. Üretilen virüs amaçlanan seyrinden çıkarsa? Asla beklenmeyen bir hal alıp bulaştığı insan iyileşse bile form değiştirip saklanıyorsa? İyileşen ve evlerine dönen insanlar, içinde farklı formlarda bulunan yeni bir virüs taşıyıcısı oluyorsa?

      Haydi biraz daha heyecan katalım. Tüm bu salgın krizinin gizlenen panzehri işe yaramazsa? Dünya daha büyük bir kaosa doğru koşarsa? Değişen formuyla birlikte yalnızca insanları değil, yaşayan tüm canlıları öldürmeye başlarsa? Bu virüsün asla önü alınamazsa? Üreten insanların dahi çaresiz kaldığı ve ürettiği virüsün zehriyle yandığı bir dünya.. Çılgınca değil mi?

      Bir minik senaryo daha ekleyelim haydi. Düşünsenize, yaşayan tüm canlılar ölüyor dünyada. Bir kuş dahi kalmıyor geride, tek bir balık yüzmüyor denizde. Bakteriler de bir süre sonra ölüyor diyelim. Öyle bir hal.. Işıkları yanan binalar, insan eliyle oluşturulan yapılar, evler, arabalar, kurumaya yüz tutmuş bitkiler, ağaçlar.. Ve ölüm sessizliği..

      Senaryoyu derinleştirebiliriz ama daha fazla mevzunun içine girmek istemiyorum şimdi. Nihayetinde beklenen bir kıyamet var inancımıza göre. Kıyametin beklenmeyen bir hali aklımda işte böyle esti. Öyle bir şey olsa, sonrasında ne olur acaba? Yeni bir canlı türü mü ortaya çıkar? Işık yıllarının ardından farklı gezegenlerde yaşayan canlılar mı bu gezegenin akıbetini sorgular bilinmez. Senaryomun bu kısmını da düşüneyim ben en iyisi.

      Yarın ne olacak bilmiyoruz. Böyle ilginç günler içinden geçerken umarım Dünya dinlenmiş ve bizi affetmiş olur..

4 Nisan 2020 Cumartesi

Mavi Göğün Ardı


      Saat 05.28
      Gecenin güne ramak kalmış eşiğinden bildiriyorum. Günler geceye, geceler belirsizliğe doğru gidiyor ve günden güne bu belirsizlik gelecek günlerin karanlığından soğuk bir yel estiriyor. Virüs dünyada aldı başını gitti. Bağından boşanmış gibi geziyor tüm bedenleri. Ülkemizde de özgür ruhu devrede. Kimler kaldırabilir bu davetsiz misafiri bilmiyoruz. Biz bunu düşünürken sağlıkçılar da yoğunluk olmasın da insanları tedavi edebilelim diye düşünüyor. Bu ayın kahramanları kesinlikle sağlıkçılar, sağ olsunlar.

      Umut dolu açıklamaların yerini, uzman doktorların isyanı almaya başladıkça ben de biraz daha tedirgin hissettim kendimi. Aslında tedirginlikten de ziyade çaresizlik. Kim dinliyor ki bizi.. Bir şeylere geç kalmış olmanın telafisi asla olmayacak çünkü yitip giden canlar olacak. ''Yarın başımıza ne geleceği belli değil, biz sağlıkçılar da dahil olmak üzere herkes birbirinden helallik istemeli.'' dedi bir doktor. Haydi bakalım çöz şimdi bu düğümlü sözcükleri.

      Umut dolu sözcükler sıralıyorum kendimce. Sonra kendi kendime soruyorum, onlar bilmiyor da biz mi biliyoruz? Keşke bunu yalnızca ben sormasam, yetkililer de sorsa mesela. '' Milyon kat önlem al, soluduğun havayla bile bulaşabilir sana, neyi bekliyorsun! '' İçimden geçen bu gibi cümleleri, içimin kara kaplı defterlerinde bırakıyorum şimdi. Söz uçacak yazı kalacak ve tarih bu günleri asla unutmayacak. Bir salgın kaç yılda bir kahreder ki bir gezegeni?

      Allah affetsin, içimden geçen bir başka düşünce daha var -ne yapayım var işte- ve bu düşünce durup durup yokluyor zihnimi. Şimdi.. Bu salgın yalnızca hijyen kaynaklı olsaydı, kaliteli ve üst düzey ürünlerle temizlenebiliyor olsaydı, uzatmayacağım lafı: yalnızca fakir toplumlarda, susuz bölgelerde ve dolayısıyla temizliğin öncelik olmadığı ülkelerde ya da bölgelerde olsaydı, bu kadar ciddiye alınır mıydı? Ve uzaklardan bir ses yankılandı... Tabii ki alınırdı! İnsan canı her şeyden kıymetlidir! Bunun zengini, fakiri olur mu! İnsan her konumda insandır!

      Değildir arkadaş! İnsan her konumda aynı insan değildir! Öyle olsa Afrika örneği akla ilk gelen olmazdı değil mi? Çekmedikleri çile kalmadı. Ne yiyecek var ne su. Salgınlarla ölen onca insan.. Kim bakıyor yüzlerine? Ayağında sağlam ayakkabısı olmayıp elinde silah olan kabileleri ne yapacağız? Kim bakıyor onların dertlerine? Yok mu devlet başkanları? Yöneticileri, kan emicileri, özür dilerim(!) başkanları, vekilleri diyecektim. Hani insan her konumda insandı? Hani kardeştik? O kadar uzağa gitmeye gerek yok aslında. Hala su/s sorunu yaşayan köyler var ülkemizde. 20 saniye ellerini yıkayabilecek suyu olmayan köyler..
      Biraz daha iyi imkanlarla halledilebilen bir şey olsaydı bu virüs, bu kadar önlem alınır mıydı, soru işaretleri sarıyor orta beynimi. Yalnızca bizim ülkemizde olan bir olay olsaydı, gidebilen başka ülkelere gider kalan halk bir kafes içinde kırılırdı. Can derdine düşen insan, arkasına bakmaz; tok, açın halinden asla anlamaz. Örnekleri çeşitlendirebiliriz pek tabii. Tüm bunlar şahsi düşüncelerim. Bu kadar kötü düşünmeyi ben de istemezdim ama düşündürdü işte insanoğlu beni.

      Bunları düşünmemek adına makalelere açıldım şu saate kadar. Kaybolabileceği bir alan bulduğunda başka bir evrene geçiyor insan. Orada başka bir dünya var. Okudukça devamı geliyor, saatler nasıl geçiyor insan asla anlamıyor. Bu da bir nevi terapi. Bu hassas günler insanı rezil de eder, vezir de eder. Bu yüzden muhakkak bir şeylerde kaybolmak gerekli. Kitap oku, müfredat konularına bak, test çöz, işe yarayan bir şeyler dinle, izle derken sabaha ereceğiz. İleride bu karanlık günleri abarta kabarta anlatıp bir daha yaşanmamasını dileyeceğiz.

      Saat 06.06 oldu şimdi. Odamın günle yarışan ışığını kapatıp perdeleri açma vakti. Yeni bir gün doğdu. Mavi göğün ardında tertemiz bir sabah var. Uyandı martılar, kargalar, güvercinler, kumrular.. İşte şimdi martı sesleriyle pır pır eden kalbimi inzivaya çekme vakti. Gün sizin olsun, gecenin karanlığı benim; martı sesleri yeter bana, tüm kuşlar sizin..
Her şeye ama her şeye rağmen sağlıklı ve huzur dolu günler dilerim.

2 Nisan 2020 Perşembe

Yeşil Kapı


      Akşam oldu yine. Bitti gün. Bugün de çıkamadım dışarıya, oynayamadım arkadaşlarımla. İzin vermedi babam. ''Gitme hiçbir yere, otur işte sıcak evinde!'' dedi. Oysa ben hiç ısınamıyordum bu evde. Bir kış günü üşümüştü kalbim. Isınamadı bir daha. Isıtan da olmadı. Bu evde ne kadar üşüdüğümü bilmiyordu babam. Bakmıyordu zaten gözlerime. Görmek istemiyordu belki buzdan kalbimi. Anneme benziyormuş gözlerim. Öyle derdi. O kış gününde soğuyan tek şey benim kalbim değildi belki, bilmiyorum. Bildiğim tek şey, bu soğuk karanlığın içinde bir gün daha bitti.

      Odama döndüm usulca. Yeşil bir kapıyla ardımda kalıyordu bu soğuk ve  karanlık dünya. Eskimiş, soyulmuş gri bir kapı kulpuyla, evden uzaklaştırıyordu sanki beni. Bu bile güven veriyor aslında. Bu odada kalbimin buzu çözülüyor gibi. Yıllar evvel o zemheri soğuğun karanlığında, bu odada kaybetmiştim annemi. Çok hastaydı annem. Bana kimse söylemedi nedenini. O öldüğünde, üşüdüğü için öldüğünü düşünmüştüm. Bulamadım hiç nedenini. Oysa ısıtmak isterdim o hep soğuk olan ellerini, ısınırsa iyileşecek sanırdım. İyileşemedi. Ona sorular sorardım, konuşamazdı. Gözlerime uzun uzun bakardı sadece. Ben yine de o sımsıcak bir alevi andıran mavi gözlerinden cevabımı alırdım. 6 yaşındaydım. Sonra da hep 6 yaşında kaldım. Unutamadım o masmavi gözleri. O gittikten sonra üşüdükçe içimi onlarla ısıttım. O soğuk zemherinin üzerinden 5 yıl geçti.

      Karşımda yatağım.. Annemin bana son kez baktığı, gözlerini kapattığında kalbimin buzlandığı o yer. Şimdi boş, sessiz. Eski bir fotoğrafı var şimdi duvarda. Ona bakıyorum evin karanlık ve soğuğundan kaçtıkça. Dışarısı boş ve sessiz. Tıpkı kalbimin içi gibi. Çocukların kalbi neşeyle dolmalı, kalabalıklarla coşmalıydı değil mi? Biraz sonra yemeğe çağırır babam. Akşam yemeği vakti diyerek 3 kere çalar kapımı. Ben çıkana kadar bekler orada. Bilmez ama 3 yıldır o kapıların ardı karanlığa açılır. O yeşil kapının ardı artık yabancı.

      Sonra mutfağa gideriz babamla hiç konuşmadan. Yemek hazırdır. Annemin yerine gelen bir kadın yapıyor yemekleri. Babam, anne dememi istiyor ona. Diyemem ki! Nasıl derim? Benim annem cennete gitti ama o hala benim.. Otururuz sofraya yine 3 kişi. Bir çift göz fazlalık olduğumu hissettirir o masada. Çok acıkmış olduğum için doymamış olsam da isteyemem bir tabak daha. Annem olsaydı isterdim. Aç kalmazdım hem. Düşünürdü beni annem. O soğuk zemheri soframızda bile esiyor şimdi.

      Babam işe gittiğinde ben de odama çekilirim. Ödevlerimi yaparım, dışarı çağıran biri varsa koşarak çıkarım. Çünkü annemin yerine gelen kadın beni hep dışarıya gönderir. Yağmur da yağsa, kar da yağsa, kimse çağırmasa da, '' Git. '' der. '' Haydi artık git! '' Öyle zoruma gider ki.. Giderim ben de. Ne yapayım? Ahmet ile top oynarım, Mustafa çağırır sonra. Günler böyle geçer nasılsa.. Ahmet ve Mustafa benim okuldan arkadaşlarım. Bir onlara anlatırım her şeyimi. Bilirler evimizin ne kadar karanlık olduğunu ve sanki soğuk bir rüzgar estiğini. Anneleri de beni çok sever. Yağmur yağarken çıkarsam muhakkak eve çağırırlar. Geçer işte böyle saatler. Bazen Ahmet'in annesi puding yapar bana ve arkadaşlarıma. Annem de yapardı bana, çok sevdiğim için. Kaseyi elime aldığımda, annemin bana kaseyi uzatan elleri gelir aklıma. Bir an ısınırım. Sonra dolan gözlerimi kimse görmesin diye kapatırım.

      Günlerdir çıkamıyorum evden. Ahmet ve Mustafa da çıkamıyor. Çıkabilselerdi hemen gelip beni de çağırırlardı biliyorum. Salgın varmış her yerde. Çıkarsak hastalanırmışız. Babam da gitmiyor işe. Bu yüzden annemin yerine gelen kadın ''Haydi git artık!'' demiyor artık bana. Babamın yanındayken göndermiyor beni nedense. Kızmıyor da hiç. Ben yine de evde kalmamam gerekiyormuş gibi hissediyorum. Benim gitmem gerek sanki. Bir çift gözle duyuyorum söylenemeyen bu cümleyi. Ama gitme diyor babam, gidersem kızar. Çıkamam.

      Şimdi yatağıma uzanacağım. Yıllardır herkesten sakladığım, annemin hırkasına sarılıp uyumaya çalışacağım. Soğuk ve karanlık evlerde yaşayan başka çocuklarla rüyamda oynayacağım. Sonra belki annem puding yapar bana. Bir beyaz kase uzatır elleriyle. Mustafa ve Ahmet'e de yapar, oyun arkadaşlarıma da. Oynarız yine yedikten sonra. Mavi gözleriyle sıcacık bakar bana, ısınırım.
Anne..
Seni hiç unutmayacağım. 
      

31 Mart 2020 Salı

Karantina Günlükleri



      Yine bir gece vakti, güneşe serdim kalbimi..
      Film sahnesi gibi geçen karantina günlerine tüm hızımızla devam ediyoruz. Karantina günlükleri oldu bu blog benim için. Şimdilik mahiyeti bu. Zamanla ne olur bilinmez. Gündeme dönecek olursak korku ve kaygı tüm hızıyla devam ediyor. Sanırım ülkece sıkılmaya başladık. Sosyal medya turuyla biraz daha fazla şahit olabiliyoruz bu gibi ayrıntılara. İnsanlar evde sıkıldıkça gönüllü BBG evine çevirdiler hayatlarını. Bir süre sonra verdikleri fazla detaylar onlara bir taş olarak atıldığında muhtemelen bu gönüllü BBG olayından çok pişman olacaklar. Çok sıkıldılar, anlıyorum. Korku, kaygı ve kanında göçebe kültürün özgürlüğü akan insanların karantina içinde olmasının doğal sonuçları bunlar. Hak veriyorum.

      Kendimce yeni şeyler öğrenme gayretiyle okumalara, izlemelere devam ediyorum. Günün konusu 'Şizofreni' ve bu konuyla ilgili kimileri genetik olduğunu söylerken kimileri beyinde kimyasal bir bozukluktan dolayı olduğunu söylüyor. Bir başkası psikiyatrinin bir yalan olduğunu söylerken bir başkası insanları ilaçlarla uyuttuklarını ve bedensel problemler ile sosyal problemler giderildiğinde zihinsel problemlerin de çözülebileceğini, ilaçlarla insanı uyuşturmanın yanlış olduğunu söylüyor. Birkaç röportaj dinledim. Bizzat şizofreni hastaları anlatıyor yaşadıklarını. Zor vesselam. Allah hem bedensel hem zihinsel sağlık versin. Gerçekten çok zor..

      Konu başladığı yerde kalmıyor tabii.. Onu oku, bunu dinle, şunu izle derken konuya farklı çerçevelerden de bakmaya başlıyor insan. Bir başlığa başka konularla bağlantı kurunca değişiyor mesele. Söylenen her şey kendince haklı olabilir. Hepsi yalan da olabilir. Belki zihinsel hastalıkların asıl tedavisi önümüzdeki uzun yıllar içinde bulunacaktır ve belki de basit bir tedaviyle insanlar ömür boyu sürecek huzur ve sağlığına kavuşacaktır. Sınırları kaldırdım yani. Her şey doğru ya da her şey yanlış olabilir. Hiçbir fikrin tam olarak destekçisi değilim. Arkasında durduğum tek bir şey var ki, her şeyin bir sebebi var..

      Günler böyle böyle geçiyor. Bir belirsizliğin içinden bir başka belirsizliğe doğru yürüyoruz. Kendimizi inceleme, kendimizi gözlemleme fırsatı bulduğumuz şu günlerin tek iyi yanı bu olsa gerek. Günün temposu içinde unutuyorduk kendimizi. Biraz durmak herkese iyi geldi. Dilerim ki bu günler aklımızı ve kalbimizi arındırsın, gelecek yeni günlere anlam ve kıymet katsın.
Sağlık ve mutluluk dolu günlere..

22 Mart 2020 Pazar

Film Sahnesi Gibi



      Bir dönem garip bir şekilde bir şeyleri beklerdim. Ne olduğunu bilmediğim şeyler.. Sanırım 2020 ile birlikte beklediğim şeylerin gerçek olduğunu görüyorum. Yarınımız garanti değil. Öyle günlerden geçiyoruz şimdi. Cidden ilginç günler. Herkes evinde, sokaklarda korkutucu bir sessizlik.. Çoğu mağaza kapandı. İnatla açık olan firmalar da neyi bekliyor bilmiyorum. Durum gerçekten ciddi. Sanki bir film sahnesinin içindeymişiz gibi. Ve bunların henüz başlangıç olduğunu düşünüyorum.

      Yayılım hızında 1. sıradayız şu an. Bundan sonraki süreç daha da vahim olacağa benziyor. Belirli bir yaşın üzerindeki insanlar pek de önemsemeden dışarı çıkmaya devam ediyordu ki bugün ona da kısıtlama geldi. Çünkü yaşla birlikte risk de artıyor. Bu kısıtlamaların etkisini ve alacağı hali zamanla göreceğiz. Son açıklanan rakamlara göre 947 hasta ve 21 vefat eden insan var. En yakınlarımız ya da bizzat biz yaşadığımızda daha iyi anlayacağız bunun bir film sahnesi olmadığını.

      Bir video gördüm az önce. Mavi bir torba ile gömülüyordu biri. Ne sevdikleri vardı orada ne sevenleri. İnsan durup düşünüyor, içi acıyor.  Böyle bir ölümü iki hafta öncesine kadar tahmin edebilir miydi? Bir başka paylaşımda ise kamyon arkasındaki tabutları gördüm. Düşünmek bile korkunç değil mi? Yüzlerce yorum binlerce teori var. Çin kontrol altına aldı ama biz mücadeleye yeni başlıyoruz. Yeni günlerden umut ışığı bekliyorum.

     Kandil gecesinin ortasında tüm dünyanın bu beladan kurtulmasını diliyorum..

19 Mart 2020 Perşembe

Corona Günlerinde Karantina


      Bir süredir dünya gündeminde bir minik illet var. Covid-19 ya da Corona.. Minik dediğime bakmayın. Çin ile başladı, İtalya ile zirve yaptı adeta. İran keza bezmiş durumda. Mesafelerin yalnızca saatlerde kaldığı yeni dünyada, bu virüsün ülkemizi teğet geçmesi beklenemezdi pek tabii.. Bizde ilk vakanın görülmesiyle ve bu sayıların artmasıyla birlikte meselenin ciddiyeti ufak da olsa fark edildi. Okullar hafta başı itibariyle tatil edildi.

      Bence ilk adımda yapılabilecek en mantıklı hamleydi. Gerçekçi olalım ve okullarımızın hallerini şöyle bir düşünelim. Tuvaletlerde sabun ve peçetelerin bulunmadığı bir okulda hijyeni kontrol altında tutmak ne kadar mümkün olabilir ki? Yanlış anlaşılmasın.. Yerleştirilen sabunlukların nasıl parçalandığına, peçetelerin nasıl savrulup atıldığına bizzat şahidim. İstediğiniz kadar düzen yaratın, düzeni bozanı destekleyen bir sistemle olmaz o iş. Konu bu değil tabii.. Kalabalıkları kontrol altına almak için en mantıklı hamle işte bu tatildi..


      Bu tatili yanlış anlayanlar oldu bir süre. Keyif turları yapıldı birkaç gün. Kimi veliler, ''Okullar tatilse biz de evde çalışırız!'' nidalarıyla tüm sınıfı evinde toplayıp ders çalıştırdı. Evet evet yaşandı bunlar. Belki de virüs yayıldıkça yayıldı böylece. Bilmiyoruz.. İyi niyetle yapılan şeylerin bedelini nasıl ödeyeceğimizi göremiyoruz. Okulların tatili ve öğrencilerin akıbeti düşündürdü biraz sistemi. Bu bir rekabet ortamına dönüştü, konferanslar yapıldı, kriz çözümleri arandı. Oysa yapılacak tek şey kalabalıktan uzak kalmak, bu kriz anını evde sükunetle karşılamaktı. Durum şimdi nedir bilmiyoruz. Açıklama yapanları tekrar görebilecek miyiz, kestiremiyoruz.


      Ülkece virüsün 14 günlük kuluçka süresinin içindeyiz aslında. Belki de ilk haftasındayız hala. Ölümler şimdiden başladı. Son açıklanan vaka sayısı 191 olarak aktarıldı. Süreç nasıl ilerleyecek bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey durum gerçekten ciddi ama biz hala kabullenemedik bu ciddiyeti. Tüm dünya, evden çıkmayın uyarılarında bulunuyor. Kendi durumlarını, içinde oldukları çıkmazı anlatmaya çalışıyor.


      Bu süreçte marketler talan edildi. Güvenlik ve can telaşına düşen insan, ihtiyaçlar hiyerarşisinin 1.basamağına keskin bir çizgiyle indi. Maslow nur içinde yatsın, haklıymış. Bir diğer yandan sokaklar tenha, insanlar tedirgin ve ürkütücü bir sessizliğin hakim olduğu günlerin içindeyiz. Hastaneler giderek yoğunlaşıyor. Günün pelerinsiz kahramanlarıysa sağlıkçılar. Canları pahasına oradalar. Hakları ödenmez asla. Hepsine hem bedenen hem de ruhen güç diliyorum.

      Bir başka konu ise halka evinizden çıkmayın çağrıları yapılıyor. Tamam çıkmayalım ki olması gereken de bu. Virüs sonuçta. İnsanların birbirine bulaştırmaması için gereken şey bu. Peki çalışan insanlar? Toplu taşıma kullananlar? Evimizde bir kişi dahi karışıyorsa kalabalığa, ne anlamı kalıyor bizim evde olmamızın? Haydi bakalım ben cevap bulamadım..

      Market çalışanları, kargo çalışanları ve diğer sektörlerde çalışan insanlar işe gitmek zorunda. Firmalar gelecek ekonomik sıkıntıları düşünerek personel çıkarmak için fırsat kolluyor durumda. Verilen izinler keza ücretsiz izin. Devlet emriyle kapatılan dükkanların personelleri ya ücretsiz izinde ya da yıllık izin hakları gasp ediliyor adeta. Bunu görmezden mi gelelim şimdi? Konu girişinde belirttiğim çalışanlara dönecek olursak ne şartlarda çalışıyor? Bu düşünüldü mü? Kasiyerler maskesiz, eldivensiz -artık koruyucu ne olabilirse- yüzlerce insanla yakın temasta. Onların canı yok mu acaba? Virüs onlara ve evlerindeki insanlara işlemiyor mu? Çalışanların güvenliği göz ardı ediliyorsa kimse ülkenin teyakkuzda oluşundan bahsetmesin. Şahsi fikrim bu.

      Aslında yazacak çok mesele var. Ülke panayır yeri vesselam. Her tip insan var. Karantinadan kaçan umrecileri mi, karantinadan kaçırılan üst düzey insanların çocuklarını mı hangisini anlatsak? Kaçmasın diye onu tutan polisin, bende varsa sana da geçsin diye düşünerek yüzüne tüküren 'insan' görünümlü canlı, umreden geldi ancak yaptığı şeyin cinayete teşebbüsten farkı var mı? Ülkede durumlar ibretlik ve günden güne karmaşık bir hal almaya başladı.

      Şimdilik ekonomi düşünülerek (sanırım) sokağa çıkma yasağı gelmedi. Sonradan geç kaldık diyeceklerini az çok kestirebiliyoruz. İnsanlar sokaklarda dolaştıkça, işe gitmek için metroları ve diğer toplu taşımaları kullandıkça bu virüs hızla yayılacak ve hiçbirimizin can güvenliği kalmayacak. Dünya kırılırken bize bir şey olmaz diye düşünmek ya da biz o kadar fazla etkilenmeyiz diye düşünmek boş bir hayal olacak. Umarım güzel şeyler olur ancak olabilmesi için mantıklı adımlar atılmalı bence. Yine belirteyim ki bunlar şahsi fikrim. Yıllar sonra bu yazıyı okuduğumda ( o yıllara ulaşabilirsem) nasıl zamanlardan geçtiğimizi hatırlamak isterim.

      Bense bu zaman dilimini kendimce fırsata çevirmeye çalışıyorum. Okuyor, yazıyor, izliyor, notlar alıyor kısaca kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Tüm yaptıklarımın özeti bu. Hem keyif alıyor hem de eksiklerimi tamamlamaya çalışıyorum. Ülke ülke geziyor, dinlemediğim müzikleri dinliyor, belgeseller, operalar, müzeler ile hayatımı renklendiriyorum. Kendim için yapabileceğim en iyi şeyler bunlar şimdilik. İnsanların ne yaptığıyla ilgilenmek yerine kendi eksiklerimi kapatmaya çalışıyorum. Bu da benim yaşam tercihim diyelim.

      Ülkece hassas bir dönemdeyiz. Hatta tüm dünyanın ortak derdi, bu minik illet diyebiliriz. Bu hassas sürecin çok iyi yönetilmesi gerek. Basit bir grip değil. Binlerce insan ölüyor ve önüne geçilemiyor. Zengini fakiri yok bu virüsün, öyle bir bela.. Zengin daha farklı hastanelerde tedavi olur, karantinası özel alanlarda olur ama nihayetinde ortak bir bela. Sonumuz hayır olsun diyelim.

      Olumlu yaklaşmaya çalıştım bir süre ama ben sokağa çıkma yasağının acilen başlatılması taraftarıyım. Kasiyerler, işçiler, kargo çalışanları beni üzüyor. Güvenlik önlemleri alınmadan çalıştırılmaları üzüyor. Olan yine gariban insana oluyor. Gözlerimi kapatamıyorum. Durumlar böyle işte.. Neler hayal ederken neleri yaşadığımız bir 2020-Mart içerisinden yazıyorum. Bu günleri de gördük diyorum. Sezon sonuna doğmuşuzdur belki. Tüm sosyal medya haklı olabilir. Umarım bir an evvel önlemler arttırılır ve bu illet can almayı bırakır. Kıyamet fragmanı günler başlıyor gibi. Moral ve iyi enerjilere ihtiyacımız var. Estikçe yazacak ve düşüncelerimi sanal defterime bırakacağım böyle.

     Sağlık ve huzur dolu günler diliyor, Allah'a emanet günlerden bir yazı bırakıyorum.
Okuyana selam olsun..

Çatırtıları Duydunuz mu?

      Kulağım çınladı, işte geldim. Beni mi anmıştınız? :)       Tabii ki dönüp dolaşıp konacağım dal, burası olacaktı. Bu defa kendi düşünc...