30 Haziran 2018 Cumartesi

Sanat Nedir? Sanatçı Kimdir?




      Dün gece Lale Müldür'ün, Mağaradakiler adlı edebiyat dergisiyle söyleşisine denk geldim. Ve dün gece itibariyle kendisine hayranım diyebilirim. Tam bir şair, tam bir sanatçı. Bakın öyle böyle değil.. Hal ve hareketleri, hayat akan gözleri. Bu kadın bambaşka. Yorumlara baktım biraz da.. Anlayanlar da var, alakası olmayanlar da..
     Düşündüm.. O ruhu taşıyabilir miydim?

     Sanat ve sanatçı iki anlaşılamayan kavram bence. Sanat nedir ve sanatçı kimdir? Sıradan biri olması nasıl beklenir? Üzerine milyonlarca yorum yapılmış bir konu bu. Bir İnci bakışla düşüncelerimi şöyle anlatmak isterim:
     
     Bazı ruhlar vardır.. Milyonlarca insan arasında, kendi dünyasında yaşayan, Necip Fazıl'ın deyişiyle insanla tanrı arasında fakat insandan ziyade tanrıya daha yakın noktada olan.. İşte bu insanlardan bahsediyorum. Camdan bir ruh taşıyan, esen rüzgarla savrulan, nazik bir serçe gibi.. İşte size bir sanatçı tasviri..

     Dünyanın hengamesini, dümenini, acımasız ve hoyrat hallerini taşıyamayan bu ruhlar dökmek ister içlerini. Daha fazlasını kaldıramaz kalpleri. Sonra ortaya şiir çıkar, roman çıkar, resim çıkar, heykel çıkar. Yaşama karışmak için, dahası yaşamak için zehirlerini akıtırlar belki. Bu zehir dışarıda bal olur, gül olur, şifa olur.. İşte sanat budur. Kalpte savrulan notalardan bir müzik bulunur. Gözlerin göremediği renkleri, karanlıklardan bulup resim oluşturulur. Heykel sabırla yontulan, bir kalp sancısı olur.. Sanat budur..

     Bu hassas kalplerin hal ve hareketlerinin, yaşam anlayışlarının sıradan insanlar gibi olması beklenemez değil mi? Bizim gülüp geçtiğimiz şeyler onları deşip geçiyordur belki? Bir sanatçıya bu gözle bakarsak, onu daha iyi tanıma daha çok anlama şansımız olur diye düşünüyorum. Bu bir tür kutuplarda yana yana gezme hali.. Bir yazarı, bir şairi ya da sanatla hemhal olmuş herhangi birini eleştirmeden önce bunu bir düşünmenizi isterim. Onların kalp sancısı kıyamete kadar baki..

     Durum böyle dostlarım..
     Anlatabildim mi?

                                                 Lale Müldür'ü okuyunuz, okutunuz.

29 Haziran 2018 Cuma

Statü Altında Ezilen Ruhlar




     Uzun zamandır aklımda olan bir konu var. Statü.. Toplumun sizin için seçtiği yaşam alanı desek daha uygun olur belki. Statünüzü doğuştan kazanabildiğiniz gibi mesleğinizle ya da meslek haline getirdiğiniz hobilerinizle de kazanabilirsiniz. Buraya kadar herhangi bir sorun yok.

     Bir öğretmen, öğretmen gibi olmalıdır. Bir doktor kendini hastalara adamalıdır. Bir avukat her zaman haklıyı savunmalıdır, bir anne her zaman çocuğuna bakmalıdır, bir baba para kazanmak için gerekirse sevmediği beş farklı işte birden çalışmalıdır. Bu listeyi binlerce örnekle uzatabiliriz değil mi?

     Bir anne, insandır. Baba, insandır. Avukat, doktor, mühendis, öğretmen öncelikle insandır. Kendi düşünceleri, hobileri, hassas noktaları ve bir ruhu vardır. Bir doktordan sadece insanlarla ilgilenmesini beklemek mümkün değil. Çünkü o bir insan ve yaşam enerjisini bulması gerekir. Dinlenmesi ve ruhunu dinlemesi gerekir değil mi? Her mesleğin kendince ağırlığı ve sorumlulukları vardır. Bir de insanların psikolojik baskısı..

     Bu durum insanı rahatsız eden bir konu. Bence öyle en azından. Bir insan ana sınıfı öğretmeniyse misafir geldiğinde çocukları idare etmelidir gibi örnek bir algıdan bahsediyorum. Unutuyoruz ama o da bir insan.. Sohbet etmek, mutluluğunu paylaşmak, sorularına cevap bulmak ister değil mi?

     Mesleği bir insanın hayatıdır. Bir gün beş gün değil, bir ömür onunladır. Bu ömrü verimli ve severek yaşamak için insanın ruhunu beslemesi gerekir diye düşünüyorum. Bu çok ince bir çizgi..

     Sözün özü, mesleğiniz her ne ise lütfen kendinizi besleyin, ruhunuzu dinleyin ki daha verimli olup daha çok insanın hayatına dokunabilin.. Hobileriniz, okumalarınız, dinledikleriniz sizi çok daha ileriye taşısın, güzel bir hayat için tüm güzellikler sizin için yarışsın.

Durumlar böyle.. Daha çok okumaya, daha çok dinlemeye devam!
Selametle..
    
    

28 Haziran 2018 Perşembe

Kiki Ruha Güven Dedi




        Az önce Küçük Cadı Kiki adlı bir anime izledim. Bu yaşta çizgi film.. Haklısınız ama bazen ihtiyaç duyuyor insan. Çocuk dünyası çok farklı. Olaylara bakışları, hayatı algılayışları bizden uzakta. Hem çok basit hem de bambaşka. Çok bir malzeme beklemesem de gerekli mesajı aldım içinden.
    
      Kiki 13 yaşında bir cadıymış ve cadılar 13 yaşına gelince bağımsız olup kendilerine yeni bir hayat kurarmış. Kiki kararlı bir şekilde süpürgesini ve Jiji isimli kedisini alarak yeni bir hayata başladı. Çalışması, para kazanması ve cadılık eğitimini tamamlaması gerektiği için kararlı bir adım attı. Ailesi de kabullendi tabi herhangi bir sorun olmadı. (Biz başka bir hayat kurmak istesek olaylar olaylar..)

       İş buldu Kiki, arkadaş buldu Jiji derken günler geçti. Bir gün cadılık özelliğini kaybetmeye başladı Kiki. Uçamıyordu. O bir cadıydı ve uçamıyordu! Çok mutsuz bir günde ressam bir arkadaşı ziyaretine geldi ve onu kendi evine davet etti. Şimdi benim bahsettiğim mesaj bu konuşmalar arasında geçti. Ressam arkadaşı küçükken çok güzel resimler çizermiş. Günler geçmiş bu yeteneğini yavaş yavaş kaybetmiş. Tıpkı Kiki gibi.. Sonra dinlenmeye karar vermiş, peşinden koşmaktan vazgeçmiş ve başka şeylerle ilgilenmiş. En önemlisi.. Ruha güvenmiş. Ona bu yeteneği veren ruha güvenip kendini çok zorlamamaya karar vermiş. Zamanla alıştırmalar yapmış ve kendi tarzını yakalayıp daha güzel resimler çizmeye devam etmiş..

        Bunu ben hep yaşıyorum aslında. Çok istediğim ne varsa inatla benden uzakta. Vazgeçtiğim anda ise tam karşımda.. İsteklerimizi akışa bırakmak gerekiyor belki.. Ruha güvenip, başka pencerelerden bakmaya çalışmak gerekli. Bunu yapmak her ne kadar zor olsa da, sancıyı azaltır en azından. En çok istediğin, vazgeçtiğin an senin! Tuhaf bir döngü değil mi?

       Ayrıntılara boğulmadan, ince düşüncelere kapılmadan şunu söyledi bana Kiki: Dur. Sadece dur. Bırak su yolunu bulsun, ruhun kalbinle buluşsun. Doğru olan, faydalı olan, olacak olan her ne varsa zaten olur. Dur. Rüzgarı bazen karşına al, bazen sakince yerine otur. Ah Kiki.. Bunlar doğru değil mi? Akışa bırakıp, ruha güvenmek gerekli.

   

              

26 Haziran 2018 Salı

Güzellik Nedir ve Nasıl Olunur




       Konumuz güzellik. Güzel olmak nedir, nasıl olunur biraz bunlardan bahsedeceğim. Kendi penceremden tabi..

       Günümüz dünyası güzel olmayı emrediyor. Bu bir gerçek ve bu algı hepimize yerleşti artık. Güzelsen yaşa, değilsen öl. Belki henüz bu noktaya tam olarak varmasa da emin adımlarla ilerliyoruz gerçi. Ne olacak peki?

       Kilolar verilir, şık elbiseler alınır, kozmetiğe biraz yatırım yapılır ve doğru ürünlerle çirkin kalmaz kimse.. Peki çirkinlik kime göre? Neye göre?

       Güzel kadın kimdir biliyor musunuz? Mutlu olan kadındır. Sevilen kadındır. Amaçlarına ulaşmış, çabalarının karşılığını almış, fark edilmiş kadındır. Gönül rahatlığıyla, aklında sorular olmadan, kaygılar taşımadan dolu dolu gülebilen kadındır. Güzel kadın pijamalarıyla da güzel olan kadındır. Net. Onu adeta başka biri yapan makyajı sildiğinde de güzeldir. Çünkü mutludur, mutluluk verir. Huzurludur, huzur verir. Güzel şeyler yapar, güzel şeyler önerir. Güzellik belki biraz da güzel bakan gözdedir kim bilir..

        Tüm bunlar erkekler için de geçerli bence. Bir erkek mutluysa, gülümsüyorsa, merhamet ve sevgiyle bakıyorsa dünyaya, boş işler peşinde koşmayıp yere sağlam basıyorsa ve bir de huzurluysa, kaygıları yoksa güzellik işte burada..

        Dış güzellik değil iç güzellik önemlidir meselesi değil aslında bu. Herkesin güzelliğe bakışı farklı çünkü. Güzelliği yüzde mi arıyoruz? Fit bir bedende mi? Akılda mı? Davranışlarda mı? Mevkide mi? Parada mı? Kime göre ne kadar güzeliz? İşte bunu bilemeyiz..

       Bir İnci bakışla şunu söyleyebilirim. Güzelliği yüzde, bedende, mevkide, parada aramak biraz riskli. Kaybedince ne olacak peki? Yaşlanıyoruz, yaş alıyoruz, gidiyor yüz güzelliğimiz, beden de yaşlanacak elbet, hastalıklar başlayacak.. Para bugün var yarın yok. Bir iflasa, yanlış alınan bir karara, güvenilen insanlardan gelen ufacık bir hataya bakar. Elde ne ev kalır ne araba.. 

       Güzel insan dünyevi sorunlara yenilmeyen insandır aslında. Çalışan, çabalayan, amacı olan, elindeki fırsatları değerlendiren insandır biraz da.. Yanında rahat edebildiğiniz, güvenip akıl alabildiğiniz, bazen yardım etmek istediğiniz, huzur veren insandır. Bana göre tabi.. Ah bir de şu var. Belki de en önemlisi. Güzel insan, aklında tilki çiftliği olmayan insandır. Ona içinde bulunduğunuz durumu gönül rahatlığıyla anlatabildiğiniz, sizi kendi cümlelerinizle vurmayan insandır. Sinsi planları olmayan, sizi yanlış yönlendirmeyen, kibirsiz, yalanlardan dümenlerden uzak insandır. O böyle diyorsa doğrudur diyebildiğiniz.. İşte odur güzel insan..

       Şimdi bunun üzerine düşünebiliriz..
        
       Biz ne kadar güzeliz?

       
                                               
Görsel alıntıdır.

        

        

25 Haziran 2018 Pazartesi

Kitap Okuyalım Ama Neden?




        Şu yaşıma kadar kitaplarla ilgili çok yorum aldım. Kimileri aferin dedi, kimileri örnek aldı beni, kimileri neden dedi. Koskoca bir soruydu bu. NEDEN?

      Kendince haklı sebepleri vardı belki, kitaplar pahalıydı, hayatı her istediğini anında elde etmeye müsait değildi. Vakti yoktu, bambaşka işleri ve bir hayat mücadelesi vardı belki. Henüz doğru kitapla karşılaşmamış, okuyacak sessiz sakin bir ortam bulamamış, kitapları sevememiş de olabilirdi. İçinden gelmiyordu ya da, binlerce derdi ve milyonlarca problemi vardı belki kim bilebilirdi..

      Tüm bu sorunlara bir zeytin dalı uzatıyorum: KİTAP OKUYUN. Neden mi?

      Bilirsiniz.. Hayat tüm zorluklarıyla, imkansızlıklarıyla, hüzünleriyle, şanssızlıklarıyla, neye elinizi atsanız kurumasıyla meşhur. Bunun üstesinden ancak başka hayatları da yaşayarak gelebilir insan. Okumak deyince ben başka bir hayatı yaşamaktan bahsediyorum. Sizin o anda yaşamadığınız her ne varsa yaşayan hayatlardan.
  
      Her kitap bir hayat ve her kahraman o hayata farklı bir bakış açısı. Alakanız dahi olmayan o hayatı, dışarıdan en ince ayrıntılarıyla görebilmeniz muhteşem değil mi? Henüz yaşamadığınız o tecrübeyi, sizden önce birileri yaşamış sanki.. Bu her insana, her ruha, her kalbe iyi gelir. En hassas noktalarınıza parmak basılır, asla yapmam dedikleriniz birer birer yapılır, buna asla fırsat vermem dedikleriniz başkalarının başına gelir. Gerçek gibidir ama değildir..

     Bir diğer neden ise içinde bulunduğunuz dünyadan sıyrılmak olabilir. İçinde bulunduğunuz saçmalıktan, gözlerin kör, kulakların sağır taklidi yaptığı hayattan kitaplara sığınılabilir. Bu bir kaçıştır. İyi gelir..

     Ben diyorum ki: 

      Kitap pahalıysa kütüphaneden al, ikinci el olanını al (ego yapma kitap bu) kozmetik alma, sigara alma, bir kahve içme, kitap al, bir şekilde al yani.. Zamanın yoksa, az uyu. Sessiz bir ortam yoksa kulaklığınla oku. Sorunların varsa kurtulmak için oku. Ama oku yani..

     En kötüsü de içinden gelmiyor değil mi.. Gözünde büyüyor her sayfa. Uzaklaştırıyor iyice seni.. Onun da çözümü var. İnstagram ya da Twitter paylaşımlarını beğendiğiniz insanları okuyun önce. Gazetelerde yazıyorlarsa onları okuyun. Yavaş yavaş alışır içiniz. Merakla başlar ve devam eder hevesiniz. Varsa kitaplarına geçersiniz, sonra diğer kitaplarına, kitaplar, kitaplar kitaplar..

      Velhasıl okumamak için sebep çok anlıyorum ama okumak için sayılabilecek sebep daha fazla. Hayatın kirinden pasından bunalanlar, kitaplara sığınanlar anlar ne demek istediğimi. Okumuş olmak için, kitap bitirmiş olmak ve 2018 okuma hedefi sayılarına ulaşmak için değil de, gerçekten kendimizi yenilemek ve kendimizi doldurmak için okuyabiliriz.

     Son olarak, kitap okuyalım ama neden mi? Başka hayatlar yaşamak, başka sokaklarda dolaşmak, başka ruhlarla birlikte başka kulaklarla duyabilmek ve başka gözlerle görebilmek için.. Bambaşka düşünerek insanlara ve olaylara daha güzel bakabilmek, olaylara karşı empati kurabilmek, zihnimizi daha fazla çalıştırabilmek ve hayatımıza sabırla devam edebilmek için..

     Okuyalım ve okutalım.

     Ruhumuz için, kalbimiz için, cehaleti yenmek için..

     
                                             Görsel alıntıdır.
     

Okumuyorsanız Hiç Tartışmayalım





           Oku oku oku oku oku...

         Dinle dinle dinle dinle..

         Konuş.









                                             Görsel alıntıdır.

23 Haziran 2018 Cumartesi

Sessizliğin Müsebbibi




         Geriye dönüp şöyle bir baktığımda, kendimi hep bir şeylere atlarken buldum. Gerçekten bu atlamaktı. Bir olay varsa sözcüsü bendim, alakam dahi olmasa da haklıyı savunan bendim. Müzik hocamız yoktu bir dönem koro şefiydim kendi korom vardı cidden, bacak kadar boyumla iyi şeyler çıkardı ortaya hatta mahallede teyzeler durdurur öper öyle geçerdim. Küçük bir şöhretim vardı yani.. :) Güzeldi.. Belki bana gaz veren de buydu. Ben gerçekten bir şeyler yapabiliyorum hissi. Başarabiliyorum fikri.. Ve ayrıca sınıfça bir plan varsa bunu hocaya söyleyen de bendim. Kabak benim başıma patlardı genelde ama sorun değildi. Tartışmalarda, emanetlerde önce akla ben gelirdim. Sonuçta ortada haklı ve haksızlar vardı ve bir de haklı gibi görünen vicdansızlar.. Ben haklıyı savunmalıydım. Pişman değilim.
     
         Yıllar geçti.. Büyüdük.. Çıkarlar işin içine girmeye başladı, ergen tripleri başladı, not uğruna susmaları, beni öne atıp sonra kendilerinin kaybolmaları gerekti bilemiyorum. Ben hala aynı mantıkla yaşam mücadelesi vermeye çalışıyordum. En saçma olaylar bile '' Hadi sen yaparsın, sen halledersin..'' ile bana kalıyordu. Hayır diyememek yormuştu beni. Zaman biraz daha geçti, beni öne atıp arkamda bekleyenler yavaş yavaş azalmaya başladı. Karar verilen bir konu var ve herkes hemfikir ama iş ciddiyete gelince çözülmeye başladı tüm iplik. Baktım yoklar. Ben onlar için bir şeyler yapmaya çalışırken, ben onların isteklerini yerine getirmeye uğraşırken, kimse kalmazdı etrafımda. Okullar değiştirdim, çok farklı arkadaşlar edindim. Zaman bana bunu gösterdi. En sonunda dedim, yorma kendini..

          Şimdi yine bir haksızlık varsa olayın içinde buluyorum bazen kendimi. Ne ara ben dahil oluyorum bazen kavrayamıyorum bile ama olur böyle şeyler diyorum. Büyük bir aşama kaydettim, artık susuyorum ve hatta dinlemiyorum bile. En azından kırılmıyor insan. Hevesi kaçmıyor iyilik yapmaya ya da birileri için uğraşmaya..

         Bazen diyorum, şu hayat beni bile susturduysa, beni bile vazgeçirdiyse her şeyden, başkalarına neler yapmıştır.. Kimlere ne haksızlıklar yapılmıştır. Hayat.. Hayat deyip geçiyorum işte böyle. Tüm vazgeçişlerin bir sebebi, sessizliğin de bir müsebbibi vardır.

        Anladım ki aslında kimse kimseye yaranamaz, hatta kendine bile. En iyisi içinden geleni yapmak, bırakın sevmesinler sizi, bırakın peşinizden konuşup yüzünüze gülenler, o gülüşü de esirgesin. Ne kaybedersiniz?

         Velhasıl durumlar böyle. Kendi denizimde, kendi yelkenimle yaşamaya devam ediyorum. Saçma bulanlar olsa da kendi kendime yazıyorum öyle, bu bir tercihti.. Sessiz ve sakin bir hayat işte. Daha ne? Bazen olaylar çekiyor içim, derinlerde bir yerlerde karmaşa var çünkü bu yüzden normal karşılıyorum bu isteğimi.. En nihayetinde boşverdim..

Yarınlar güzel olsun, umut ve huzur dolu olsun diyor ve kapanışı yapıyorum.

Not 1: Bugün Tanpınar'ın doğum günü. Onu seviniz ve bol bol okuyunuz, çok başka biri..

Not 2: Oy vermeyi de unutmayın. Daha güzel bir ülke için, huzur için, barış ve kardeşlik için..

Selametle..

22 Haziran 2018 Cuma

Üç Sene Evvel




     Şu sıralar insan psikolojisi, insanların öncelikle kendi hayatına ve genel anlamda durumlara bakış açısı ilgimi çekiyor. Dünya saçmalıklar silsilesiyle dolu, ülkenin hali almış başını gidiyor. Çıkan haberlere, kaçırılan çocuklara, işkence gören hayvanlara, savaşlara, yanlış olan her ne varsa tahammülümüz kalmadı, dolduk taştık. İşte tüm bu kaosta insanlar zihinlerinde ne yaşıyor merak ediyorum.

     Dün bir soru sordum İnstagram hesabımdan. Soru şuydu: '' Bundan tam üç sene evvel hayal ettiğin yerde misin? ''
     
     Ben dahil biri de çıkıp demedi ki, evet çok şükür tam olarak o yerdeyim. Hayalimi yaşıyorum ya da en azından yaklaştım, az kaldı. Yok.. Herkes derbeder.. Umuda sarılanlar var, dualar edip Allah'a sığınanlar, iç sesini bastıranlar, olumlu bakmaya çalışanlar var. Ve bir de sessiz kalanlar..
     
     Bazen susarak da anlaşabiliriz. Anlıyorum. Biliyorum. Hissediyorum.. Hayat kolay değil, belki de zorlaştıran biz insanlardır bilemiyorum. Çok yönlü düşünülebilecek bir konu bu.

     Yarınlar sürprizlerle dolu. İyi veya kötü açılacak o pandora kutusu. Bu durumu düşünmeye devam edeceğim. Aklımda sürekli '' Bir şey yapmalı! '' şarkısı.. Hayırlısı..

21 Haziran 2018 Perşembe

Hayaller Hayal Olur




        Hayat çok garip..

        Bazen çok da önemsemediğin her ne varsa anında ayağına kadar gelirken, peşinde koştuğun şeylere asla ulaşamazsın. El götürür, yel götürür, sel götürür ama asla o isteğine ulaşamazsın. Bazen uzaklardan bir serap gibi görürsün onu. Az kaldı sabret dersin.. Ama yok.. Hayaller hayal olur..

        Toplarsın kendini, yeni bir hayal kurarsın. Sen neyin peşinde koşuyorsan, alakan olmayanlar elindedir. Zaman geçer, hem de çok hızlı geçer ama artık zamanın peşinden de koşmaktan vazgeçmiş, akışa bırakmaya karar vermişsindir. Hayat bizle dalga geçiyor herhalde diyerek, yoluna devam edersin. Sonra hayal kurmaktan vazgeçersin, üstünü örtersin düşlerinin. Biir bakmışsın hayatın sahnesindesin. Ne oluyor demeye kalmadan, bambaşka bir alemdesin.

        Hayat gerçekten çok garip..

        Neye sığınmalı, neyi istemeli, ne için hayal kurmalı, nelerden vazgeçmeli.. İnsan bunu bilemiyor. Yarınlar ne getirecek, ne götürecek hiç kimse kestiremiyor. Düşün dur.. Ya da çok düşünme, hayaller hayal olur..

         

20 Haziran 2018 Çarşamba

Mutluluk Zebanileri



        Mutluluk..
        
        Üzerine söylenmiş milyonlarca söz, yazılmış trilyonlarca yazı var. İnsanlığın yegane arzusu, duaların baş tacı.. Yanlış mıyım?

         Az önce İnstagram'da bir yazı okudum. Yazı isyan doluydu. İsyan ve bezmişlik. Profili incelediğimde karşımda sadece mutlu bir aile tablosu vardı. Gezilen görülen yerler, mutlu bir çift ve mutlu bir çocuk. İdeal aile tablosu yani.. O zaman bu isyan nedendi? Sorun neydi? Bir çok insanın hayali olan mutluluğu yakalamış bir aile neyden bezmişti?
         
         Kıskançlık...

         Kıskançlık deyince ufak tefek sanmayın sülale karışmış resmen. Mutluluk zebanileri iş başında. Alenen kamuoyu duyuru yapılmış o hesapta. Kimsenin hayatı beni ilgilendirmiyor açıkçası ama insanların psikolojisi ilgimi çekiyor. İnsanlar neden ulaşamadığı mutlulukları kıskanır? Haydi kıskandın tamam, insansın nefsin var.. Peki sana ait olmayan o ütopyayı bozmaya ne hakkın var? Konuyu alenen anlatmaya gerek yok fakat özetle bu. İşin kötüsü bu ve bunun gibi örnekler sayıca fazla. Oturdum düşündüm..
         
         Aslında hayatımız engebelerle dolu. Bazen çukurda, bazen düzlükte, bazen zirvelerdeyiz.. Tüm yollar insanlar için. Hepsini gösteriyor hayat. Başka yol kalmadığında insan çukurda bulabiliyor kendini.. Bakıyorsun ki etrafında kimse yok. Aslında varlar bir halka halinde çevreni sarmışlar ama uzaklardan eleştiri bombardımanına başlamışlar, yardım eli uzatmak yok.. Şöyle yapsaydın, böyle yapsaydın, ben demiştim, bak işte gördün vs.. Yarın o çukura düşmeme garantileri varmış gibi davranıyorlar. İçten içe bir acıma ve şeytani bir hazla ben çok iyiyim, çok başarılıyım, çok iyi bir işim var, evim var, hayatım var. Ama bak o şimdi çukurda, o kötü durumda fikrinin, tezahürü var suratlarda.. Ne acı değil mi?

         Düşmez kalkmaz bir Allah.. Peki zirvelerde olduğunda? O halka yine etrafında. Ben senin iyiliğin için söylüyorum ile başlayan, sen çok değiştin ile biten cümleler..
         Canını dişine takarak tırmandığın o zirveler dert olur millete.. Haksız kazançtır, haksız başarıdır, haksız bir yuva sıcaklığındasındır, hak etmediğin noktadasındır o halkaya göre. İşin en kötüsü de o halkanın hep hayatında olmasıdır.

        Bizler başkalarının mutluluğunu, başarısını, huzurunu çekemiyoruz. Anladığım kadarıyla bizde olmayan başkasında olduğunda, en karanlık zamanlarda biri parladığında ona yakıştıramıyoruz bu ışıltıyı. Vicdansız mıyız? Kıskanç mıyız? Fesat mıyız? Neyiz biz? Adımız insan.. Peki ya kalbimiz?

         Bu gibi örnekler beni düşündürüyor açıkçası. Bu gidiş nereye diyorum bazen.. Hangimizin etrafında yok o halka? Hangimiz kendi zirvelerimizden çukurlara inmedik? Hangimiz yürümedik düzlüklerde tek başımıza?

         Velhasıl.. Hayat engebelerle dolu. Bugün zirve yarın çukur.. Siz yine de çok mutlu olun. Mutluluk zebanileri değil, çok mutlu insanlar olun. Ailenizle, işinizle, sevdiklerinizle.. Mutluluk size ne ifade ediyorsa peşinden koşun. Düşünün.. Hayat böyle çok daha güzel olur değil mi?

Selametle..

19 Haziran 2018 Salı

Anladım Ki



      Bundan yıllar önceydi.. Buralar henüz dutluk, bense hayatla mücadelemin ilk basamaklarını tırmanmaya çalışan bir öğrenciydim. Çok zordu o yıllar. 17 yaşında hiç bilmediğim bir şehirde öğrencilik adı altında başlamıştı benim serüvenim. Çok ilginç insanlar tanıdım, çok ilginç hocalar tanıdım, gördüğüm her ne varsa kopup geldiğim hayattan biraz farklıydı. Dediğim gibi ilginç yıllardı. Sürekli yazardım, çünkü anlatmam lazımdı, yoksa o saçma döngü beni de yutacaktı. O zamanlarımı bilen bilir, pek kolay geçmedi. Özlüyorum yine de..

     Üzerine yıllar geçti. Ne değişti hayatta? Saçmalıklar, haksızlıklar, gariplikler silsilesi tüm hızıyla devam etti. Bir diğer yandan büyüttü beni. Hayata karşı çok tecrübesizdim. Benim için 17-24 yaş arası insan neden yalan söyler ya da neden kendini kurtarmak için bir başkasını ezmeye çalışır sorularını anlamlandırmaya çalışmakla geçti. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın deseydim hayat daha kolay olabilirdi belki. Diyemedim. Kaç yaşındaki insanlar kendini bir sinekten daha vahim bir hale getirdi. Ve nice çocuk yaşta olanlar örnek oldu hayat hikayesiyle.. İşte bunlar çok ilginçti ve hayatımın en acı tecrübeleriydi..

     En nihayetinde insanız.. Bazen en zor durumlar saniyeler içinde, hiç beklemediğimiz kolaylıklarla çözülürken, ufacık meseleler çığ oldu, yük oldu, törpü oldu.  Anladım ki şu hayat kimseye altın tepsilerle sunulan meyve rüyası değil. Paslı bir tepsi içinde bal da var zehir de.. Yaşamak tam olarak böyle..

     Dış dünya diye bir kavram varsa, bu kavramı oluşturanların haklılık payı var. Dünya asla içimizde değil, ait değiliz ona. Her adım bir zorluk, her hamlede bir sabır sınama..

      Okuyoruz, yazıyoruz, çiziyoruz, dinliyoruz.. Her şey bir arınma çabası belki.. Yanlışlardan, hatalardan, çabaların karşılıksız kalmasından kurtulmak için bir kaçış. Kuma gömüyoruz başımızı belki kim bilir. Sonuçta iyi geliyor bence doğru yoldayız..

      Velhasıl..
       Anladım ki hayat bir inatlaşma. Bazen kendinle, bazen en yakınlarınla, işinle, hobinle ve daha her ne varsa hayatta..

      Mutlu olmak, huzur bulmak istiyorsanız, neyi seviyorsanız onu yapın. Ve emin olun yaptığınız her ne varsa küçümsenecek, önemsiz görülecek, belki kıskanılacak belki de desteklenecek. Siz yolunuza bakın. Bitler asla bitmez. Her ne yapıyorsanız, kendinize kendiniz için yapın. Her şey daha güzel olacak böylece..

      Selametle..

     

2018'den Bildiriyorum




        Asırlar sonrasından merhaba.. Ben bu blogu sildim sanıyordum. Varlığını unutmuşum, buralarda ona dönmemi bekliyormuş.

        3 yılın bir özetini yapacağım şimdi hazır mısınız? -Ben değilim.-

        Büyüdüm geldim. En kısa haliyle büyüdüm. İşe başladım sonra iş değiştirdim vs hayat akıp gitmeye devam etti. Yarınlar ne sürprizler barındırıyor içinde bilmiyorum. Şöyle bir baktım da en son yazdığım yazıda o heyecanımı hatırladım. Bambaşka bir İnci var o yazıda. Şimdi daha başka..

        Kendime bir blog daha açtım. Belki buraya dönerim belki de yeni bir başlangıç hevesiyle ona devam ederim bilmiyorum ama bu da zamanın göstereceklerinden biri olacak.

        Sanki eski bir defterimi bulmuş gibiyim, kendi yazılarımı heyecanla okumak ne kadar iyi geldi.. Daim olsun ve lütfen günler güzelliklerle, heyecanlarla, umutlarla dolu olsun..

Ne demiştim: Kendime, kendim için..

Çatırtıları Duydunuz mu?

      Kulağım çınladı, işte geldim. Beni mi anmıştınız? :)       Tabii ki dönüp dolaşıp konacağım dal, burası olacaktı. Bu defa kendi düşünc...