6 Nisan 2020 Pazartesi
Kıyametin Beklenmeyen Hali
Düşünsenize..
Dünyayı sarsan bu virüsü birileri üretti diyelim. (Bununla ilgili birçok iddia var.) Varsayalım ki bunu üreten insanlar devlet destekli. Virüsü üreten elbet çaresini düşünmüş, panzehrini oluşturmuştur. Ama çözüm için büyük bir patlamayı bekliyorlar diyelim. Şu an bir senaryo yazıyoruz o yüzden her şeyi diyebiliriz! Devam..
Kimi güçlü ülkeler virüsün etkisiyle adeta kırılıyor, amaçlanan denge değişimi yavaş yavaş sonuç vermeye başlıyor. Önemli isimlerin birer birer hayata veda ettiği, beyin göçü ile gelen süper zekaları birer birer toprağa veren güçlü ülkeleri düşünelim. Zengin fakir ayrımı yapmaksızın insan eleyen bu virüsün kimse önüne geçemiyor. Virüs için ilaç üretmeye çalışan bilim insanları dahi birer birer pes ettiğini açıklıyor. Dünya asla tahmin edemediği bir savaşın içinde gibi.
Öngörülemeyen ve sonucunun asla kestirilemediği bir savaş..
Ülkeler gün geçtikçe daha çok kayıp verdi, çok çok önemli isimler ve devlet adamları virüs yüzünden -ölümsüz zannettiği- dünyaya veda etti. Bazı ülkeler kurtuldu bu illetten ya da her şeyi kontrol altına aldığını düşündü diyelim. Senaryoyu burada başlatıyorum. Üretilen virüs amaçlanan seyrinden çıkarsa? Asla beklenmeyen bir hal alıp bulaştığı insan iyileşse bile form değiştirip saklanıyorsa? İyileşen ve evlerine dönen insanlar, içinde farklı formlarda bulunan yeni bir virüs taşıyıcısı oluyorsa?
Haydi biraz daha heyecan katalım. Tüm bu salgın krizinin gizlenen panzehri işe yaramazsa? Dünya daha büyük bir kaosa doğru koşarsa? Değişen formuyla birlikte yalnızca insanları değil, yaşayan tüm canlıları öldürmeye başlarsa? Bu virüsün asla önü alınamazsa? Üreten insanların dahi çaresiz kaldığı ve ürettiği virüsün zehriyle yandığı bir dünya.. Çılgınca değil mi?
Bir minik senaryo daha ekleyelim haydi. Düşünsenize, yaşayan tüm canlılar ölüyor dünyada. Bir kuş dahi kalmıyor geride, tek bir balık yüzmüyor denizde. Bakteriler de bir süre sonra ölüyor diyelim. Öyle bir hal.. Işıkları yanan binalar, insan eliyle oluşturulan yapılar, evler, arabalar, kurumaya yüz tutmuş bitkiler, ağaçlar.. Ve ölüm sessizliği..
Senaryoyu derinleştirebiliriz ama daha fazla mevzunun içine girmek istemiyorum şimdi. Nihayetinde beklenen bir kıyamet var inancımıza göre. Kıyametin beklenmeyen bir hali aklımda işte böyle esti. Öyle bir şey olsa, sonrasında ne olur acaba? Yeni bir canlı türü mü ortaya çıkar? Işık yıllarının ardından farklı gezegenlerde yaşayan canlılar mı bu gezegenin akıbetini sorgular bilinmez. Senaryomun bu kısmını da düşüneyim ben en iyisi.
Yarın ne olacak bilmiyoruz. Böyle ilginç günler içinden geçerken umarım Dünya dinlenmiş ve bizi affetmiş olur..
4 Nisan 2020 Cumartesi
Mavi Göğün Ardı
Saat 05.28
Gecenin güne ramak kalmış eşiğinden bildiriyorum. Günler geceye, geceler belirsizliğe doğru gidiyor ve günden güne bu belirsizlik gelecek günlerin karanlığından soğuk bir yel estiriyor. Virüs dünyada aldı başını gitti. Bağından boşanmış gibi geziyor tüm bedenleri. Ülkemizde de özgür ruhu devrede. Kimler kaldırabilir bu davetsiz misafiri bilmiyoruz. Biz bunu düşünürken sağlıkçılar da yoğunluk olmasın da insanları tedavi edebilelim diye düşünüyor. Bu ayın kahramanları kesinlikle sağlıkçılar, sağ olsunlar.
Umut dolu açıklamaların yerini, uzman doktorların isyanı almaya başladıkça ben de biraz daha tedirgin hissettim kendimi. Aslında tedirginlikten de ziyade çaresizlik. Kim dinliyor ki bizi.. Bir şeylere geç kalmış olmanın telafisi asla olmayacak çünkü yitip giden canlar olacak. ''Yarın başımıza ne geleceği belli değil, biz sağlıkçılar da dahil olmak üzere herkes birbirinden helallik istemeli.'' dedi bir doktor. Haydi bakalım çöz şimdi bu düğümlü sözcükleri.
Umut dolu sözcükler sıralıyorum kendimce. Sonra kendi kendime soruyorum, onlar bilmiyor da biz mi biliyoruz? Keşke bunu yalnızca ben sormasam, yetkililer de sorsa mesela. '' Milyon kat önlem al, soluduğun havayla bile bulaşabilir sana, neyi bekliyorsun! '' İçimden geçen bu gibi cümleleri, içimin kara kaplı defterlerinde bırakıyorum şimdi. Söz uçacak yazı kalacak ve tarih bu günleri asla unutmayacak. Bir salgın kaç yılda bir kahreder ki bir gezegeni?
Allah affetsin, içimden geçen bir başka düşünce daha var -ne yapayım var işte- ve bu düşünce durup durup yokluyor zihnimi. Şimdi.. Bu salgın yalnızca hijyen kaynaklı olsaydı, kaliteli ve üst düzey ürünlerle temizlenebiliyor olsaydı, uzatmayacağım lafı: yalnızca fakir toplumlarda, susuz bölgelerde ve dolayısıyla temizliğin öncelik olmadığı ülkelerde ya da bölgelerde olsaydı, bu kadar ciddiye alınır mıydı? Ve uzaklardan bir ses yankılandı... Tabii ki alınırdı! İnsan canı her şeyden kıymetlidir! Bunun zengini, fakiri olur mu! İnsan her konumda insandır!
Değildir arkadaş! İnsan her konumda aynı insan değildir! Öyle olsa Afrika örneği akla ilk gelen olmazdı değil mi? Çekmedikleri çile kalmadı. Ne yiyecek var ne su. Salgınlarla ölen onca insan.. Kim bakıyor yüzlerine? Ayağında sağlam ayakkabısı olmayıp elinde silah olan kabileleri ne yapacağız? Kim bakıyor onların dertlerine? Yok mu devlet başkanları? Yöneticileri, kan emicileri, özür dilerim(!) başkanları, vekilleri diyecektim. Hani insan her konumda insandı? Hani kardeştik? O kadar uzağa gitmeye gerek yok aslında. Hala su/s sorunu yaşayan köyler var ülkemizde. 20 saniye ellerini yıkayabilecek suyu olmayan köyler..
Biraz daha iyi imkanlarla halledilebilen bir şey olsaydı bu virüs, bu kadar önlem alınır mıydı, soru işaretleri sarıyor orta beynimi. Yalnızca bizim ülkemizde olan bir olay olsaydı, gidebilen başka ülkelere gider kalan halk bir kafes içinde kırılırdı. Can derdine düşen insan, arkasına bakmaz; tok, açın halinden asla anlamaz. Örnekleri çeşitlendirebiliriz pek tabii. Tüm bunlar şahsi düşüncelerim. Bu kadar kötü düşünmeyi ben de istemezdim ama düşündürdü işte insanoğlu beni.
Bunları düşünmemek adına makalelere açıldım şu saate kadar. Kaybolabileceği bir alan bulduğunda başka bir evrene geçiyor insan. Orada başka bir dünya var. Okudukça devamı geliyor, saatler nasıl geçiyor insan asla anlamıyor. Bu da bir nevi terapi. Bu hassas günler insanı rezil de eder, vezir de eder. Bu yüzden muhakkak bir şeylerde kaybolmak gerekli. Kitap oku, müfredat konularına bak, test çöz, işe yarayan bir şeyler dinle, izle derken sabaha ereceğiz. İleride bu karanlık günleri abarta kabarta anlatıp bir daha yaşanmamasını dileyeceğiz.
Saat 06.06 oldu şimdi. Odamın günle yarışan ışığını kapatıp perdeleri açma vakti. Yeni bir gün doğdu. Mavi göğün ardında tertemiz bir sabah var. Uyandı martılar, kargalar, güvercinler, kumrular.. İşte şimdi martı sesleriyle pır pır eden kalbimi inzivaya çekme vakti. Gün sizin olsun, gecenin karanlığı benim; martı sesleri yeter bana, tüm kuşlar sizin..
Her şeye ama her şeye rağmen sağlıklı ve huzur dolu günler dilerim.
2 Nisan 2020 Perşembe
Yeşil Kapı
Akşam oldu yine. Bitti gün. Bugün de çıkamadım dışarıya, oynayamadım arkadaşlarımla. İzin vermedi babam. ''Gitme hiçbir yere, otur işte sıcak evinde!'' dedi. Oysa ben hiç ısınamıyordum bu evde. Bir kış günü üşümüştü kalbim. Isınamadı bir daha. Isıtan da olmadı. Bu evde ne kadar üşüdüğümü bilmiyordu babam. Bakmıyordu zaten gözlerime. Görmek istemiyordu belki buzdan kalbimi. Anneme benziyormuş gözlerim. Öyle derdi. O kış gününde soğuyan tek şey benim kalbim değildi belki, bilmiyorum. Bildiğim tek şey, bu soğuk karanlığın içinde bir gün daha bitti.
Odama döndüm usulca. Yeşil bir kapıyla ardımda kalıyordu bu soğuk ve karanlık dünya. Eskimiş, soyulmuş gri bir kapı kulpuyla, evden uzaklaştırıyordu sanki beni. Bu bile güven veriyor aslında. Bu odada kalbimin buzu çözülüyor gibi. Yıllar evvel o zemheri soğuğun karanlığında, bu odada kaybetmiştim annemi. Çok hastaydı annem. Bana kimse söylemedi nedenini. O öldüğünde, üşüdüğü için öldüğünü düşünmüştüm. Bulamadım hiç nedenini. Oysa ısıtmak isterdim o hep soğuk olan ellerini, ısınırsa iyileşecek sanırdım. İyileşemedi. Ona sorular sorardım, konuşamazdı. Gözlerime uzun uzun bakardı sadece. Ben yine de o sımsıcak bir alevi andıran mavi gözlerinden cevabımı alırdım. 6 yaşındaydım. Sonra da hep 6 yaşında kaldım. Unutamadım o masmavi gözleri. O gittikten sonra üşüdükçe içimi onlarla ısıttım. O soğuk zemherinin üzerinden 5 yıl geçti.
Karşımda yatağım.. Annemin bana son kez baktığı, gözlerini kapattığında kalbimin buzlandığı o yer. Şimdi boş, sessiz. Eski bir fotoğrafı var şimdi duvarda. Ona bakıyorum evin karanlık ve soğuğundan kaçtıkça. Dışarısı boş ve sessiz. Tıpkı kalbimin içi gibi. Çocukların kalbi neşeyle dolmalı, kalabalıklarla coşmalıydı değil mi? Biraz sonra yemeğe çağırır babam. Akşam yemeği vakti diyerek 3 kere çalar kapımı. Ben çıkana kadar bekler orada. Bilmez ama 3 yıldır o kapıların ardı karanlığa açılır. O yeşil kapının ardı artık yabancı.
Sonra mutfağa gideriz babamla hiç konuşmadan. Yemek hazırdır. Annemin yerine gelen bir kadın yapıyor yemekleri. Babam, anne dememi istiyor ona. Diyemem ki! Nasıl derim? Benim annem cennete gitti ama o hala benim.. Otururuz sofraya yine 3 kişi. Bir çift göz fazlalık olduğumu hissettirir o masada. Çok acıkmış olduğum için doymamış olsam da isteyemem bir tabak daha. Annem olsaydı isterdim. Aç kalmazdım hem. Düşünürdü beni annem. O soğuk zemheri soframızda bile esiyor şimdi.
Babam işe gittiğinde ben de odama çekilirim. Ödevlerimi yaparım, dışarı çağıran biri varsa koşarak çıkarım. Çünkü annemin yerine gelen kadın beni hep dışarıya gönderir. Yağmur da yağsa, kar da yağsa, kimse çağırmasa da, '' Git. '' der. '' Haydi artık git! '' Öyle zoruma gider ki.. Giderim ben de. Ne yapayım? Ahmet ile top oynarım, Mustafa çağırır sonra. Günler böyle geçer nasılsa.. Ahmet ve Mustafa benim okuldan arkadaşlarım. Bir onlara anlatırım her şeyimi. Bilirler evimizin ne kadar karanlık olduğunu ve sanki soğuk bir rüzgar estiğini. Anneleri de beni çok sever. Yağmur yağarken çıkarsam muhakkak eve çağırırlar. Geçer işte böyle saatler. Bazen Ahmet'in annesi puding yapar bana ve arkadaşlarıma. Annem de yapardı bana, çok sevdiğim için. Kaseyi elime aldığımda, annemin bana kaseyi uzatan elleri gelir aklıma. Bir an ısınırım. Sonra dolan gözlerimi kimse görmesin diye kapatırım.
Günlerdir çıkamıyorum evden. Ahmet ve Mustafa da çıkamıyor. Çıkabilselerdi hemen gelip beni de çağırırlardı biliyorum. Salgın varmış her yerde. Çıkarsak hastalanırmışız. Babam da gitmiyor işe. Bu yüzden annemin yerine gelen kadın ''Haydi git artık!'' demiyor artık bana. Babamın yanındayken göndermiyor beni nedense. Kızmıyor da hiç. Ben yine de evde kalmamam gerekiyormuş gibi hissediyorum. Benim gitmem gerek sanki. Bir çift gözle duyuyorum söylenemeyen bu cümleyi. Ama gitme diyor babam, gidersem kızar. Çıkamam.
Şimdi yatağıma uzanacağım. Yıllardır herkesten sakladığım, annemin hırkasına sarılıp uyumaya çalışacağım. Soğuk ve karanlık evlerde yaşayan başka çocuklarla rüyamda oynayacağım. Sonra belki annem puding yapar bana. Bir beyaz kase uzatır elleriyle. Mustafa ve Ahmet'e de yapar, oyun arkadaşlarıma da. Oynarız yine yedikten sonra. Mavi gözleriyle sıcacık bakar bana, ısınırım.
Anne..
Seni hiç unutmayacağım.
31 Mart 2020 Salı
Karantina Günlükleri
Yine bir gece vakti, güneşe serdim kalbimi..
Film sahnesi gibi geçen karantina günlerine tüm hızımızla devam ediyoruz. Karantina günlükleri oldu bu blog benim için. Şimdilik mahiyeti bu. Zamanla ne olur bilinmez. Gündeme dönecek olursak korku ve kaygı tüm hızıyla devam ediyor. Sanırım ülkece sıkılmaya başladık. Sosyal medya turuyla biraz daha fazla şahit olabiliyoruz bu gibi ayrıntılara. İnsanlar evde sıkıldıkça gönüllü BBG evine çevirdiler hayatlarını. Bir süre sonra verdikleri fazla detaylar onlara bir taş olarak atıldığında muhtemelen bu gönüllü BBG olayından çok pişman olacaklar. Çok sıkıldılar, anlıyorum. Korku, kaygı ve kanında göçebe kültürün özgürlüğü akan insanların karantina içinde olmasının doğal sonuçları bunlar. Hak veriyorum.
Kendimce yeni şeyler öğrenme gayretiyle okumalara, izlemelere devam ediyorum. Günün konusu 'Şizofreni' ve bu konuyla ilgili kimileri genetik olduğunu söylerken kimileri beyinde kimyasal bir bozukluktan dolayı olduğunu söylüyor. Bir başkası psikiyatrinin bir yalan olduğunu söylerken bir başkası insanları ilaçlarla uyuttuklarını ve bedensel problemler ile sosyal problemler giderildiğinde zihinsel problemlerin de çözülebileceğini, ilaçlarla insanı uyuşturmanın yanlış olduğunu söylüyor. Birkaç röportaj dinledim. Bizzat şizofreni hastaları anlatıyor yaşadıklarını. Zor vesselam. Allah hem bedensel hem zihinsel sağlık versin. Gerçekten çok zor..
Konu başladığı yerde kalmıyor tabii.. Onu oku, bunu dinle, şunu izle derken konuya farklı çerçevelerden de bakmaya başlıyor insan. Bir başlığa başka konularla bağlantı kurunca değişiyor mesele. Söylenen her şey kendince haklı olabilir. Hepsi yalan da olabilir. Belki zihinsel hastalıkların asıl tedavisi önümüzdeki uzun yıllar içinde bulunacaktır ve belki de basit bir tedaviyle insanlar ömür boyu sürecek huzur ve sağlığına kavuşacaktır. Sınırları kaldırdım yani. Her şey doğru ya da her şey yanlış olabilir. Hiçbir fikrin tam olarak destekçisi değilim. Arkasında durduğum tek bir şey var ki, her şeyin bir sebebi var..
Günler böyle böyle geçiyor. Bir belirsizliğin içinden bir başka belirsizliğe doğru yürüyoruz. Kendimizi inceleme, kendimizi gözlemleme fırsatı bulduğumuz şu günlerin tek iyi yanı bu olsa gerek. Günün temposu içinde unutuyorduk kendimizi. Biraz durmak herkese iyi geldi. Dilerim ki bu günler aklımızı ve kalbimizi arındırsın, gelecek yeni günlere anlam ve kıymet katsın.
Sağlık ve mutluluk dolu günlere..
29 Mart 2020 Pazar
Geceye Sayıklamalar
Saat 03.08 ve ben gecenin kalbinden bildiriyorum. Bulutlar hüngür hüngür ağlıyor akşamdan beri. Uğulduyor camlar. Günler, her geçen saat biraz daha fazla benziyor film sahnelerine. Bir belirsizliğin içinde savrulan minik karıncalardan biri olarak yazmak ve karanlığın ortasındaki boşluğu doldurmak istiyorum.
Açlık Oyunları gibi akşamdan akşama ölü sayısını öğrendiğimiz günler içindeyiz. Şaka gibi ama değil. Her şey gerçek. Hatta öğrendiklerimizin törpülenmiş gerçekler olduğunu düşünürsek durum vahim. Tenha sokaklar, sessizlik ürkütüyor herkesi. Belirsizliğin içinde savrulup giden yapraklar gibiyiz. Kadere boyun eğdik, akıbeti beklemekteyiz. Bir bela ki sardı dünyayı. Şimdi gündem dünyanın en ücra köşesinde bile aynı.
Sanırım en yakınlarımızın ya da bizzat bizim belamız olmadan gerçek manada idrak edemeyeceğiz bu virüsü. Korku her yerde aynı. Yüzlerce insanın isyanı, sağlıkçıların haklı kaygıları derken adım adım gidiyoruz bu belaya. Üretilmiş olduğu iddiaları, sonra onu yalanlayan tezler, tezleri dalgaya alan yorumlar derken geçiyor günler. Ünlü bir doktor açıklama yapıyor, bambaşka ayrıntılara dikkat çekiyor. Sonra bir omurgasız, alanında uzman olan bu profesörü halkı galeyana getirmekle suçluyor vs. Ülkece ibretlik günler geçirdiğimiz kesin. Samimiyetin ölüm getirdiği bir millet olarak bayrak artık bizim.
Bazen diyorum ki, sen bu kaosun tozu dahi değilsin. Senin aldığın önlem yalnızca uzaklardan izlenip gülünebilecek önlemler. Hayatını ultra kontrol içinde yaşayan kimseler bile kapılıp giderken salgın zincirine, sen sadece bekle diyorum kendime. Ne olacaksa olacak, sadece sabırla bekle.
Bundan sonra hiçbir şey aynı olmayacak, biliyorum. Beklediğim kaos buymuş demek ki. İçimdeki ses, start verildi diyor. Kıyameti de görürsek tamamdır. İçim biraz daha rahat artık. Dünyanın ne kadar basit olduğunu, en büyük işlerin dahi minicik bir virüs için durduğunu, o minicik virüsün ülkeleri mahvedebilecek güçte olduğunu ve en önemlisi bir gün aniden gidebileceğimizi hatırlattı bana ve birçok insana. Aslında her şey formalite bir abartı ile yaşanırken şimdi ne kadar da basitleşti. Oluruna gidildi. Ertelenmesi imkansız olan ne varsa şimdi bir pencerenin ardında sokağı gözlüyor. İşte dünya..
İtalya iptal. İspanya ise bayrak savaşında. Bir doktor iki hafta sonra sağlam adam bulamayacağız diyor, sanırım bir sonraki bayrak bizde. Ne desek boş, yaşayıp göreceğiz. Bir zamanların salgın hastalıklarıyla ölen milyonlarca insana şimdi yazık olmuş aslında tedavisi varmış diyorsak bundan yıllar sonra da yazık koronadan ölmüşler denecek. O yüzden bekleyeceğiz, göreceğiz. En nihayetinde sular durulacak ve iyilik kazanacak. Kötülük üzerine çalışan, kötülüğü çoğaltan ve insana hüzün veren şeyler için uğraşanlar muhakkak anlayacak.
Dünya, insana malzeme olmayacak. Bunu gördükleri anda iş işten geçmiş olacak. Bomba, nükleer silah, virüs, bakteri derken ipin ucu elbet kendilerine de dokunacak. Filler tepişirken ezilen karıncalardan biri olarak ilahi adalete güvenim sonsuz. Akıbeti hayretle takibe devam. Şimdi biraz yağmur izleyip kalbimi ferahlatayım en iyisi.
Allah tüm insanları affetsin, merhamet versin..
23 Mart 2020 Pazartesi
Buzdan Basamaklar
Bilirsiniz ki, ne yaparsanız yapın sizi eksik bulacak ve kendine dahi yetemeyen aklıyla kusurlarınızı arayacak insanlar her daim karşınıza çıkacaktır. Bu adeta hayatın söylenmeyen kuralı gibi. Böyle insanlar içinde yaşıyorsanız, size olmasa bile başkalarına bu psikolojik baskıyı yapan insanlara ve bu basit tavırlarına şahit oluyorsanız ya da olduysanız ne demek istediğimi anladınız. Kan emici olmasalar bile ruh emici olabilirler. Çünkü yaşamdan soyutlanmak için yeterli bir sebep sayılabilirler.
Konu her ne olursa olsun, üzüldüğünüz ya da sizi rahatsız eden bir konunun aslında bu kadar önemli olmadığını, abarttığınızı ve bu kadar hassas olmamanızı size söyleyip dururlar. Bundan sonraki süreçte ise duygularınızla suçlanır, hassasiyetinizle yargılanırsınız. Ve kısır döngü başlar. İyi niyetle susturmadığınız, kalbi kırılmasın diye haddini hatırlatmadığınız insanlar, sizinle istediği gibi konuşabileceği hakkına sahip olduğu yanılgısına kapılıp sınırlarını zorlar.
İstediğinize üzülün, istediğinizi düşünün dostlar! Kime ne? Siz bir konuya daha hassassanız, daha duygusalsanız ya da dünyanın pisliğine bu kadar uzaksanız olayları içselleştirmeniz normal. Sizde bir problem yok yani. İçinize atmayın. Gözyaşı zehir gibidir, bırakın aksın.
Durumlar böyleyken kendinizi suçlamak ve bu yapılan baskılara kulak kabartmak yerine keyif alacağınız meselelere odaklanabilirsiniz. Kime ve neye zaman harcayacağınızı ancak siz belirleyebilirsiniz. Hobileriniz, düşünceleriniz yalnızca sizin meseleniz. Hiçbir insan sizin duygularınızı ve vicdanınızı irdeleyecek hakka sahip değil. Hayat bir yol. Ve bu yolun bugünkü zirve sahipleri yarınki kuyuların aciz sakinleri olabilir. Dünya hali.. O yüzden başkalarını mümkün olduğunca başka kabul edip yıldızlara bakmalı. Herkesin kendi hayatı, kendi kararı.. Görevleriniz dışında size kalan zamanda istediğinizi yapın. Size gerçekten iyi geliyorsa tüm gün yatıp uyuyun ya da duvarla da bakışın.
Velhasıl.. Dünyaca zor günlerden geçerken kendinizi şımartmak bir yanlış ya da kusur değildir. Kimseye bir zararınız yoksa, yaptığınız ya da söylediğiniz en ufak bir şey kimseye zarar vermiyorsa yola devam! Emin olun ki geceler sabah olacak, kış yerini bahara bırakacak. Üşümekten korkmayın. Soğuğu öğrenen insan artık buna alışır ve bir noktadan sonra soğukla korkutulamaz bir hal alır. Buzlardan basamakları ağır ağır ama sapasağlam tırmanır. Kendinizi tanıyın ve elinizden geldiğince -ne yapacağınızı yalnızca siz bilebilirsiniz- bir şeyler yapın. Sonrası, biraz sim biraz pul biraz da ışıltı.
Sağlıklı ve mutlu kalın..
22 Mart 2020 Pazar
Yeni Dünya Düzeni
Corona sessizliği sürüyor. Sosyal medya videoları yavaş yavaş artıyor. Hastalığa yakalanan ve bu konuda düşüncelerini, sağlık durumunu anlatan insanları gün geçtikçe daha çok görmeye başlayacağız anlaşılan. Belki hiç tanımadıklarımız, belki en yakınlarımız belki de bizzat biz o videolarda insanları biraz daha bilinçlendirmeye çalışacağız. Kim bilir..
Bu kaos beraberinde birbirinden ilginç teorileri getirdi. Yeni dünya düzeni adına atılan ilk adımın bu virüs olduğu, robotlaşmaya ve nihayetinde ölümsüzlüğe giden bu ileri teknoloji çağında, teknolojiyle alakası olmayan yaşlı insanların saf dışı edilmesi için planlanan bir salgın olduğu düşünceleri var. Bunun yanı sıra insanları online hayata her alanda alıştırmak, hayatı sanal dünyaya taşımak adına planlanan bir kurgunun denemelerinin sürdürüldüğü tezleri var. Kulağa absürt geliyor olsa da mantıklı.
Şimdi bile dünyada bu kadar saçmalık varken açlık, susuzluk, çevre kirliliği, sömürü düzeni gibi meselelerin yalnızca bir avuç elitin rahat etmesi için küçük insanlara göre büyük olan markalara bal tutanın imkanları tanınırken hiçbir şey olmaz diyemiyorum. Yaparlar. Onu da yaparlar. İnsanları bir hizaya sokar ve sonsuza kadar bu dünyada yaşarlar. Her şey online olur. Aklımıza gelemeyecek gelişmeler gündeme oturur ve nihayetinde onlar da normal olur. Çağın çizdiği yolu takip edemeyen ülkeler de bir şekilde toz olur, duman olur, uzay boşluğuna savrulur. Hepsi mümkün.
Robotlaşmaya, ileri teknolojiyle yaşamı sürdürmeye çalışan ve bunun için birbiriyle yarışan ülkelerin yanında bizim akıbetimizi düşünmek bile komik geliyor. Uzun vadede tüm planlar uygulanacak ve yüksek ihtimalle başarıya ulaşılacak. Tıpkı hayranlıkla izlediğimiz bilim kurgu filmleri gibi. (Ben filmlerde gösterilen her şeyin bir gün gerçek olacağına, halkın fikren de olsa buna hazır olması için bu tarz filmlerin yapıldığına inanıyorum. Tamamen şahsi fikrim. Günümüz teknolojisinin, yıllar yıllar evvel film olarak gösterilip insanların imkansız diyerek izlemesi meselesi gibi. Filmlere inanın dostlar. Yaklaşıyor yaklaşmakta olan.)
Tüm bunlar üzerine ben de kendi senaryomu yazacağım şimdi. Bu blog ya da yazı ne zaman silinir, 2020 yılında yazdığım bu yazı 2120 yılına ulaşır mı bilmiyorum ama -ki o zaman internet üstü bir ağ sistemi de gelir- ben de uzay boşluğuna fikirlerimi bırakmak istiyorum şimdi.
Evet tüm senaryolar ara sıra sekteye uğramakla birlikte gerçek olacak. Işınlanma bulunacak -şu an bulunmadıysa tabii- ve insanlar sanal dünyanın adeta birer legosu olacak. İnsan bedeni de nasibini alacak tabii bu ileri teknolojiden. İnsanların da bir noktada robottan farklı kalmayacak her yaptıkları, gördükleri, yedikleri, dinledikleri ve söyledikleri adeta bir bilgisayar gibi kayıt altında olacak. Sonrasında ise elbet bir gün insanın ve bazen aşamadığı duygularının birer eksiklik olduğu düşünülerek insana gerek kalmayacak. Robotlarla savaş başlayacak ve elbet ki nihayetinde robotlar kazanacak. Robotlar da ileri bir teknoloji hayalleriyle kendinden üstün bir ırk oluşturacak ve yaşanan süreç akla hayale gelmeyecek yeniliklerle birlikte onların da oluşturduğu ırkla savaşıyla sonlanacak. Bunlar belki 100 belki 200 belki de 500 yıl sonrasının senaryoları.
Belki bizim ya da torunlarımızın görebileceği senaryoya dönecek olursak evet 21. yy nesli daha çok kontrol altına alınacak, online ve basit bir hayatta -isyan etmeyi aklına getirmeyecek bir monotonluk ve salgın/açlık gibi korkularla- yaşamaya alışacak. Bunlar görülebilir meseleler. Bu ileri teknoloji için, ölümsüz ve üstün bir ırk için uğraşıp didinen insanlar ya da o bahsettiğim bir avuç elit şunu kaçırıyor: En nihayetinde bu dünya kimseye kalmayacak.
Velhasıl, bunlar şimdilik benim aklıma esenler. Yarınlar bizim için ne getirir bilinmez. Elbet bitecek bu salgın, kontrol altına alınacak her şey ama bu korku ve tedirginlik asla bitmeyecek. Sonumuz hayır olsun diyor, teknolojinin harcamaya başladığı bir neslin neferlerinden biri olarak huzur ve mutluluk diliyorum.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Çatırtıları Duydunuz mu?
Kulağım çınladı, işte geldim. Beni mi anmıştınız? :) Tabii ki dönüp dolaşıp konacağım dal, burası olacaktı. Bu defa kendi düşünc...
-
TİMSAH HEYKELİ Kadıköy’de bulunan, her ne kadar dikkat çekmese dahi buluşma...
-
Dün gece Lale Müldür'ün, Mağaradakiler adlı edebiyat dergisiyle söyleşisine denk geldim. Ve dün gece itibariyle kendisine hayr...
-
Mutluluk.. Üzerine söylenmiş milyonlarca söz, yazılmış trilyonlarca yazı var. İnsanlığın yegane arzusu, duaları...