4 Ocak 2020 Cumartesi

Boşlukta Raks



      Hepimizin ait olduğu bir yer var. Benim -en- ait olduğum yer burası. Kendimle baş başa kaldığım ya da kalmaya çalıştığım bu yer, benim için bir sığınak. Boşluğun içinde bir dünya kurmak gibi. Herkesten ve her şeyden uzak. İdeal bir dünya düzeni.

      Zaman geçiyor, her şey değişiyor. Değişenler bana değişmeyenleri, bilinmeyenleri, düşünülmeyen ve kabul görmeyenleri hatırlatmaya başladı. Dünyayı yeni anlamlandırır gibi izliyorum akıp giden zamanı.

     Yolumuza çıkan insanlar, duyduklarımız, tesadüfen karşımıza çıkan her ne varsa.. Bu karşılaşmalar boşuna mı? Bize bir şeyler katmalarından bahsetmiyorum. Neden? Ve bir daha nasıl çıkacak karşımıza? Çıkacak mı ya da? Bu gibi sorular aklımdan geçip giderken bir başka soruya ses olsun kelimeler: hayatımıza ait miyiz? Gerçekte biz aslında nerenin gülleri, hangi diyarın bülbülleriyiz? Kim değerli? Değeri kim belirliyor? Değer ne? Yaşam böyle mi geçecek? Ait olduğumuz yerlerin silüetleri dahi silinirken zihnimizden, yolumuzu nasıl bulacağız? Yol nerede?

      Kaçıp giden bir güruhun, sorguladığı her ne varsa eleştirerek, küçümseyerek yaşama tutunan insanlar içinde, yaşamak ne kadar mümkün sizce? Ezerek, bozarak, çözerek ilerleyen ruhların içinde yol bulmak, anlatmak, anlaşılmayı ummak ya da sanmak, biraz da anlamaya çalışmak.. Mümkün mü?

      Ardında ve altında neler olduğunu bilmediğimiz bir buz dağının karşısında hepimiz merhamet bekleyen kanadı kırık kuşlar gibiyiz. Akıbeti bilemeden akıp giden zamanın yönlendirmeleriyle adımlar atıyor, yürümeye çalışıyoruz. Gittikçe yaklaşıyor ve üşüyoruz. Tüm heybetiyle karşımızda duran dağlar bir buz kütlesi, varlığının heybeti bile bir üşüme sebebi.

       Yaşamın bağrında kopan feryatlara kulağımızı tıkamanın başarı sayıldığı, oyunda elenmemek için bunun bir güç olarak adlandırıldığı zamanlar içinde, anlamak ve anlaşılmak istiyoruz belki de. Bu zor. Kolay olan hiçbir şey olmasa bile bir şeyler yapmak, oyunun biteceğini biliyorsan kendi oyununu kurman gerek. Talimat böyle.

      Dünya aynı dili konuşan insan sayısını o kadar azaltmış ki, kendi dilimden ancak kendim anlıyorum. Hiçbir şey anlaşıldığı gibi değil.. Anlaşılamadığı gibi de değil. Anlatabildim mi? Durumlar böyle..

                                                        Görsel alıntıdır.




9 Aralık 2019 Pazartesi

Bence En Zoru




       Yaş aldıkça ve yaşadıkça aslında hayatın hiç de kolay olmadığını düşünenlerden olmaya başladım. Göründüğü gibi değil hiçbir şey ve insanlar gerçekten acımasız. Bencilliği de merhameti de doruklarında yaşayan insan nasıl yola gelir bilmem. Birinin meleği diğerine şeytan. İlginç ama gerçekler böyle. Neden böyle?

      Günler sorularla birlikte vızır vızır geçiyor. Soruları ve sorunları zamanın hızına duyduğum güvenle dolduruyorum. Çünkü biliyorum ki iyi veya kötü hiçbir şey böyle kalmayacak. Her şey hiç beklenmeyen anda değişecek. Bazen solacak güller bazense bülbüller ötecek. Doğacak güneş ve tatlı bir rüzgar esecek. Sonra kar yağacak ve tüm dünyayı beyaz bir örtüyle süsleyecek. Çünkü böyle..

      Hayat kolay değil evet. Ama sanırım bence en zoru anlaşılamamak. Daha doğrusu isteyenin istediği şeyi istediği gibi anlaması desem daha doğru olacak. Anlamayana anlatamazsın diyerek birçok meseleyi cevapsız bırakıyorum. Çözmeye çalışmam için sağlam bir değer gerek. Hayatı olduğu gibi akışa bırakıyorum. Bakalım neler olacak.

     Fonda Pinhani - Yitirmeden var şu an.
'' Durup düşünmeye zamanın olur mu? Yitirmeden anlamaz insan.'' diyor ve büyülü sözlerine devam ediyor. Kendimi Kavak Yelleri adlı diziyi izlediğim, ergenliğin zirvelerinde tek başında gezindiğim günlerde hissediyorum şimdi. Bir yaz günü, Çanakkale/Geyikli, gece, odamda deniz tam karşımda, mutluyum, umutluyum, dünyadan henüz haberim yok, güzel şeylerin olabileceğine inanıyorum -yani o kadar eski günler- o günlerdeyim işte şimdi. Dalga sesleri geliyor ve serin bir rüzgar esiyor. Dünyaya dönme vakti.

     İnsan bazen saklanmak istiyor. Bir yere sığınmak ya da.. Görünmez olmak ve kaybolmak! Bir süreliğine de olsa.. Çünkü insanlar kendi eksikliklerini başkalarından koparabildikleri parçalarla tamamlamaya çalışıyorlar. Kaçmak çok normal! Bir zamana kaçmak, bir anın arkasına saklanmak ya da kaybolmak gerçekten doğal. İnsanız dostlar..

       O zaman zaten bırakmışız boşluğa. Hayat böyle devam etsin akmaya. Nasılsa tamken bile yarımız ve nasılsa yarımken bile aslında tamız. Anlatabildim mi? Anlayabilen kalplere sevgilerimle..
Yalnız değilsiniz..

                              

      

24 Kasım 2019 Pazar

Neden Kitap Okumalıyız?



      Son günlerde sanal dünya bombardımana başladı yine. Okuyan şöyle, okumayan böyle.. Tüm bunlardan da ziyade okuma hazzıyla henüz tanışmamış bir kitle var ki ''Neden kitap okumalıyız?'' sorusuna cevap dahi bulamamış, kitapların büyülü dünyasıyla henüz tanışamamış ve arada kalmış.. Anlam veremiyor bu meseleye. '' Ben sevmiyorum! Zorunda mıyım? '' diyerek mevzuyu kapatıyor kendinde.. Ben tarafsız bir duruşla dinliyor ve anlamaya çalışıyorum bu gibi yorumları. Sonra kendimce anlatmaya çalışıyorum kitap okumanın moda oluşundan ziyade asıl mantığını. Bundan sonra yazacaklarım doğrular değil, samimi düşüncelerimdir. (Doğrular görecelidir.)

      Kitap okumak moda oldu, kabul ediyorum. Kahve yanında paylaşılanlar, kitaplıklar, mumlar, kekler, pastalar.. Bunlar işin görsel şölen olan kısmı. Saygı duyarım. Ancak kitap okumayı sorgulayan bir insan için dikkat çekici olmasa gerek.


      Samimiyetle söylüyorum ki, kitap başka bir dünya. Asla yaşamayacağımız bir hayatı yaşayacağımız, asla içinde olmayacağımız bir durumun esas kahramanı sayıldığımız, aklımıza gelmeyecek sürprizlerle dolu bir rüya. Doğru kitapla tanışmadan okuma hazzını alamayacağınızı düşünerek diyorum ki, mesele okumak değil. Empati kurmak. Asla olmayacağımız bir yaşta ya da ırkta, cinsiyette, bambaşka bir hayat yaşamak.. İşte asıl keyif ve kazanım burada.

      Popüler kültürün dayatmasını kabul etmeyebilirsiniz, anlar ve saygı duyarım. Günde 100 sayfa da okumak istemeyebilirsiniz. Bunu da anlarım. Başladığınız her kitabı keyif almıyorsanız bitirene kadar da okumak zorunda da değilsiniz ancak ilginizi çeken yazılarla, bloglarla başlayabilir, okuma zevkini zamanla nasıl kazandığınıza ve okuma anlayışınızın nasıl bir seyir aldığına şahit olabilirsiniz. Çaresizliği, zenginliği, fakirliği, paranın bazen en sevdiklerinizi ellerinizden nasıl aldığını, masum bir iyiliğin sizi en dipten doruklara nasıl çıkardığına ancak okuduğunuz kitaplarla vakıf olabilirsiniz. ''Ben bunu günlük hayatımda da yaşarım!'' cevaplarını duyar gibiyim ancak takdir edersiniz ki daha fazla duyguya ya da tecrübeye ancak bu şekilde şahit olabiliriz. Filmler de bunun için bir yoldur. Kabul ediyorum ancak kitaplar meselenin ayrıntılarını bizim hayal gücümüze bıraktığı için daha kalıcı duygular uyandırabiliyor.

      Ben bu fikirleri paylaştım diye siz şimdi okuma aşkıyla yanıp tutuşmayacaksınız. Nihayetinde herkes kendi dünyasının kahramanı. Herkesin okuduğu da kendine, duygularını ve aklını yonttuğu da kendine. En azından samimiyetimden yola çıkarak hobileriniz ya da ilginizi çeken konular doğrultusunda yazılar okumayı tercih edebilir ya da çok sıkılırım derseniz ince bir kitap ile okuma meselesini denemeyi düşünebilirsiniz. Naçizane fikirlerim böyle..

      Bu fikirler mesleğimin mantığına uymasa da ben bizzat aklım ve kalbimle düşündüklerimi yazmayı tercih ediyorum. Yanlış veya doğru kavramını geçeli biraz zaman oldu çünkü. Eskiden başladığım her kitabı zorla da olsa bitirirken şimdi kendimi yormamayı tercih ediyorum.. İstiyorsan uyumadan oku. İstiyorsan okuma, başka bir kitaba ya da yazıya geç. Keyfin bilir. Bu bakış açısındayım. Çünkü hayat zaten zor ve insanları daha iyi anlamak, kalbimi ve sözlerimi yumuşatmak için farklı hayatları ve düşünceleri okumam, okuduklarım ve dinlediklerimle ruhumu yıkamam gerekir. Nihayetinde insanız ve yaşadığımız topluma, çevremizdeki insanların acılarına, zorlu tırmanışlarına kayıtsız kalamayız. Bir şeyler yapmalı, kabuklarımızı canımızı acıtmadan soymalıyız.

      İlginizi ve hayallerinizi süsleyen kitapların yolunuza çıkacağı günlere kavuşmanız ve hayatın sürprizlerine keskin çizgiler çekmeyeceğiniz bir ömür dileklerimle..
İyi okumalar Türkiye!

                               



3 Kasım 2019 Pazar

Bak Ben Buradayım


      Hayallerin, hedeflerin ve planların arasından kıvrıla kıvrıla akıp giden bir zaman nehrinin içinde gibiyim. Karşımda ise göğün maviliğine karışan, özgürlüğü kanatlarının arasında saklayan beyaz martılar ve martıların arasında uçuşan, adeta bir yerlere yetişmeye çalışıyor hissi uyandıran kırlangıçlar var. Zaman, sonsuz bir mavilik gibi.. 
Pamuk pamuk olmuş bembeyaz bulutların içinde salınıyor kuşlar.

      Bazen bir kırlangıç oluyorum bu aralar. Bir yerlere, bir şeylere yetişmeye çalışıyorum ve sonra gerçeğe uyandırıyor beni bu beyaz martılar. Bak aslında gökyüzünde yaşam var dercesine salına salına dans ediyorlar. Sabırla, yaşamın dansını öğretiyorlar.

      Sonra birden ürkek bir serçe oluyorum. Yolunu kaybetmiş bir serçe.. Bir avuçta kaybolmayı düşlerken, esen rüzgarın götürdüğü yere savruluyorum. Yağdıkça yağmur ve estikçe rüzgar, ıssız bir düzlük içinde sığınacak bir yer arıyorum. Sonra uzaklardan gelen, kaybolmuş bir serçe sesi ile aslında yalnız olmadığımı anımsıyorum.

      Isındıkça kalbim, bir martı oluyorum bu aralar. Maviliklere karışıyor, enerjimi gökyüzünü kaplayan bembeyaz bulutlardan alıyorum. Korkutamıyor artık beni karanlıklar. Aynı yoldan daha önce geçenler de var diyerek, kendi kanatlarımla kendime sarılıyorum. Soğuklar bitecek, tatlı rüzgarlar esecek. Geleceğin sıcak esintilerine sığınıyorum.

     Ve sonra yine kararıyor gökyüzü, pembeleşiyor mavilik  ve parlamaya başlıyor yıldızlar. Demek ki her zamanın bir sahibi var. Bir parlayanı, yol göstericisi, bak ben buradayım yalnız değilsin diye sesleneni.. Bitiyor gün. Soğuyor esen tatlı rüzgarlar. Yeni bir mavilik, tatlı bir sıcaklık umarak uçuşan kumruların kanatlarına takılıyorum. Kendi içime, kendi kalbime doğru uçmaya başlıyorum.


Gelecek yeni günlerden hepimiz için huzur ve mutluluk diliyorum..

                                     

17 Ekim 2019 Perşembe

Vicdan Rahatlatma Seremonisi




      Okuması gereken kitaplar/yazılar, hazırlaması gereken sorular arasında kaybolmuş bir asi ergen el sallıyor uzaklardan. Yapmak zorunda olduğu her şeyden kaçan, mecburiyetlerden hemen sıkılan bir insan.. Bir yanımız hala ödevini yapmamak için kesilmiş elektriği bahane edebilecek bir çocuk gibi. Vicdan rahatlatma çalışmalarına başlama vakti.

      İnsanız nihayetinde. Her zaman her şeyi yapmak istemeyebiliriz değil mi? Bazen son dakikaları kollayabilir, saniyelerle yarışmayı tercih edebilir, telaşla birlikte dökülen ecel terlerinden keyif alabiliriz. Belki de bunlar da tembellik bahanelerimiz. Bilemedim..

      Ruhum bir asi ergen ve disiplinsiz bir tembel de olsa, kendimi sevmem, anlamam ve iyi davranmam gerek. Her şey yolunu bulur, olması gereken olur ve yapılması gereken bir şekilde sıraya konur. (Aslında vicdan azabı çekiyorum. Okumam gerekirken ben hala vicdanımı rahatlatmak için yazıyorum.) Kendimi çok zorlamamalı ve biraz zaman tanımalıyım. Değil mi? Yoksa ''değil'' mi?

     Oluyor bazen böyle durumlar. Her ne kadar sıklıkla da olsa bir şekilde idare edeceğiz kendimizi. Telkin edeceğiz. Kendimize uzatacağız en güzel çiçekleri. Sonra gayret dileyeceğiz, sabır dileyeceğiz.

(Yok olmuyor. İnsan kendini kandıramıyor. Gidiyorum ben.)

11 Ekim 2019 Cuma

Ölümsüz Bir Ömrün İzinde



     Buralara uğramayalı bir hayli zaman oldu. Değişen durumlar oldu pek tabii. Güzel değişiklikler. Güzel devam etmesini umduğum, bana bir şeyler katmasını beklediğim değişiklikler. Bu küçük güncellemenin ardından bundan sonrası güzel olsun diyor, akşamın gündemini incelemek üzere klavyeye yatırıyorum.

     Eskiler, eski dizi ve filmler beni her zaman bambaşka zamanlara götürür. Bugün de öyle oldu. Eski günleri hatırlatan bir dizi beni çok daha eskileri ve yaşamı sorgulamaya yöneltti.

     Fazla mı romantik bakıyorum bilmiyorum ama bundan 50 yıl evvel derinden yaşanan acılar, bulutların üzerine çıkaracak kadar büyük mutluluklar, heyecanlar yaşandı. Yaşandı ancak onları yaşayan insanlar dahi hayatta kalmadı. Hepsi gitti ve her şey bitti. Çünkü hayat böyle. Bir gün herkes gidiyor. Gitmek zorundayız. Saniyelerle savaşırken bir bakmışız yılları heybemize katmış, yolumuzu tamamlamaya başlamışız. Yeşilçam filmleri de bende bu hisleri uyandırıyor. Buruk bir his. Hüzünlü biraz belki. Çünkü o gülen gözler hayatta değil şimdi.

     Madem her şey eski bir fotoğrafta kalacak, en büyük anılar tarihin rüzgarına karışacak o zaman neye üzülüyoruz? Her şey bitecek. Her şey.. Ve herkes istese de istemese de bu dünyadan gidecek. O zaman neyi zorluyoruz? Hayaliyle yanıp tutuştuğumuz, günlerce kıvranıp kahrolduğumuz meseleler belki eski bir fotoğrafta dahi kalmayacak. Kaybolacak hepsi. Tüm bunlar günlerce hayaliyle yaşadığımız, düşündükçe bulutlara tırmandığımız durumlar için de geçerli. Bitecek hepsi.. Bırak acımızı, heyecanımızı.. Adımız dahi kalmayacak. Bu çok garip değil mi?

     Aklım karmakarışık. Basit cevaplar bulabilirim pek tabii ama bana yetmiyor. Kaybolacak duyguları yaşamak neden an için normal geliyor? Bu ve benzeri sorulara bana yetecek cevaplar bulmam gerek. Biraz daha eski fotoğraflarda, hiç tanımadığım ve hatta isimlerini dahi bilmediğim insanların bakışlarında dolaşacağım. Belki aradığım cevaba biraz olsun yaklaşırım. Durumlar işte bu kadar karışık. Yarın belirsizken geçmişe bu kadar takılmak, anıların ömrünü sorgulamak ne kadar mantıklı o konuya hiç girmesem daha iyi olacak. Aklımın içinde kutular var ve onların da içlerinden çıkan yüzlerce kutucuklar..

     Evet bir gün gideceğiz. Evet unutulacak tüm hikayemiz. Ölümsüz olmayı hepimiz isteriz. Asırlar sonrasına bir ses bırakmak, bir duygu taşımak.. Ne büyük şans! Umarım yarınlara ışık olabilecek kadar güzel anlar yaşar, bedenen olmasa dahi bu ses ile ebediyete kavuşabiliriz.
Mutlu, huzurlu ve ölümsüz bir ömür dilerim.

Görsel alıntıdır.

9 Eylül 2019 Pazartesi

İyilik ve Güzellik Maskesi



      Hayatın kabullenmekte güçlük çektiğim ancak artık güç de olsa fark ettiğim bazı gerçekleri var. Güzel, yakışıklı, kaliteli, pahalı, kıymetli, iyi vb. kelimelerin içini gözlemlerimle doldurmaya başladım. Yazacaklarım şahsi fikrim. Belki ilerde değişir, sonsuza kadar savunmayacağımı belirtir düşüncelerimi paylaşmak isterim.

      Günümüzde bir 'şey' ne kadar rağbet görüyorsa o doğrultuda doğru seçenek oluyor. Perde arkasına ve uygunluğuna bakılmaksızın, o seçildiyse doğrudur algısıyla seçilen oluyor. Çok okunan listelerinde karşımıza çıkan kağıt zayiatları gibi. Üzgünüm ama gerçekler. Reklamın gerçekliğinden ziyade başarılı oluşu meselesi. Bu bazen mantıklı bir tercih sayılabilir, bir nesne için düşünüldüğünde tecrübeler insanlara kolaylık sağlar. Renkleri geçelim, peki ya zevkler? Hangisi mantıklı düşünmek gerek. İstediğimiz mi, istedikleri mi..

      Bir diğer olay şu ki, kabullenmekte gerçekten güçlük çektiğim ancak deneylerin dahi yapıldığı güzel olanı seçme meselesi. Bir insan ne kadar güzel ve yakışıklıysa o boyutta öncelik kazanıyor. İlk bakış. Güzel ya da değil. Bitti. Sonra meziyetler geliyor ancak o ilk bakışı kabul edelim ki var. Bir erkek yakışıklıysa arkadaşlık için dahi öncelik sahibi. Bir kadın güzelse peşinden koşulduğuna değmeli düşüncesi var. Makyaj güzeli olmasının, boyanın altında aslında bambaşka renklerin bulunmasının da önemi yok. İlk bakış. Güzel. Bitti. İlginç değil mi? Hayır ben öyle düşünmüyorum diyenler için belirtmeliyim ki genel gözlemim bu şekilde. Durum sizde farklı olabilir pek tabi..

      Pahalı başka, kıymetli başka diyen Mevlana şu günlerimizi görse neler söylerdi kim bilir.. Pahalı olan iyidir. Tıpkı zengin insanların, yüksek maaşların, lüks evlerin ve arabaların insanları 'iyi' kategorisine aldığı gibi. Üzerinde binlerce liralık aksesuarla gezip, medeniyetten ve insani değerlerden nasibini alamamış kişi, parayla alamayacak bazı özellikleri. Bu bazen unutuluyor. Muhatap her daim 'iyi' olandan seçiliyor. Zaman sürprizlerle dolu. Bugün akan yarın durabilir o zaman aynı insan bugün olduğu gibi 'iyi' olabilecek mi bunu zaman gösterir.

     Bugün Nazım Hikmet'in Sanat Telakkisi isimli şiirini okudum ve bu beni biraz düşündürdü. Fazla düşünmüş olmalıyım ki soluğu burada aldım. Sanırım benim bakış açım da tam olarak böyle. Bir gün işler ters gidip parasız kaldığımızda, sağlığımızı yitirdiğimizde, makyajımızı sildiğimizde, 'iyi' sayılabilecek her ne varsa elimizden yitip gittiğinde maske düşmüş ve gerçek biz ile sahneye çıkmış olacağız. O gün yalnızca gerçek kimliğimiz konuşacak. Yaptıklarımız, düştüklerimiz, elinden tuttuklarımız, okuyup yazdıklarımız, dinlediklerimiz hepsi o zaman ortaya çıkacak. Bunu görmek için o günü beklemeye gerek yok sanıyorum. Mümkün olduğunca 'iyi' anlayışımızın iplerini ellerimizde tutarsak bir şeyler değişir belki. Düşünmek gerekli..

     Son olarak şunu da eklemek isterim ki, 'iyi' bir insanla tanıştığınızda zamanla maskeler birer birer düşüyor ve karşınızda bambaşka ve hiç beklemediğiniz bir insan görüyorsunuz ya hani, işte o an değişiyor 'iyi' ve bir başkası için yarın yine 'iyi' olabilecek kişi sizin için ayrı bir yerde oluyor artık. Dünyaları getirse sizin için artık yeri değişti. Enerji meselesinden ziyade işin bu boyutuna dair fikirlerim bunlar. Sözü Nazım Hikmet'e bırakıyor, şiir gibi günler diliyorum..




Erkek güzeli “Biblos ilâhı genç Adonis” köprü başında karşıma çıksa, belki bakmadan geçerim de; Filozofumun yuvarlak gözlüklü gözüne, ve ateşçimin dört köşe terli bir güneş gibi yanan yüzüne
bakmadan geçemem..
      

Çatırtıları Duydunuz mu?

      Kulağım çınladı, işte geldim. Beni mi anmıştınız? :)       Tabii ki dönüp dolaşıp konacağım dal, burası olacaktı. Bu defa kendi düşünc...