Tatlı bir öğlen güneşinin altında, yalın ayakla yaptığınız bir kır gezisini düşünün. Yemyeşil çimenlerin arasında, baharın neşesi kırmızı gelincikler ve kalbi güneşi andıran beyaz kır çiçekleri eşliğinde yürümektesiniz. Adımlarınızı attıkça çimenlerin sıcaklığını ve aynı zamanda birkaç kurumuş otun ayaklarınıza hafiften battığını hissediyorsunuz. Yer yer unutma beni çiçekleri, karabaşlar ve kasımpatı demetleri.. Öyle keyifli bir yürüyüş ki..
Etrafınızı çevreleyen ulu söğütlerin rüzgarla sallanışı, sallandıkça sarıyla yeşil arası taze yapraklarının telaş dolu hışırtısı ve uzaklardan esen tatlı bir yel ile birlikte dalgalanan kar beyazı keten gömleğiniz size yeni bir serinlik vermekte. Yürüdükçe ısınıyor kalbiniz ve dağılıyor tüm düşünceleriniz. Bazen beyaz bir yumak gibi zıplayan tavşanlar çıkıyor karşınıza bazen de bir diğer adımını sorgulayan gezgin kaplumbağalar. Adımlar ve duruşlar.. Bir karga sesi sarıyor sonra her yeri. Peşinden de minik serçeler ve kırlangıçlar.. Bu tatlı öğlen vakti, cennetten kısa bir zaman yansıması sanki..
Yürüdükçe bir yeşillik çarpıyor gözünüze. Bunlar bir sıralı bir ağaç ordusu. Farklı farklı türler kardeşçe dizilmişler. Ve ardından rüzgarla gelen ıhlamur kokusu. Yürüdükçe yaklaşan bu koku temiz ve taze. Baharın tüm işvesiyle kaplıyor her yeri. Yaklaştıkça duyulan bir ses var şimdi. Bu ses belli ki suyun doğaya seslenişi. Hızlandıkça adımlar, biraz daha görünür oluyor tüm uzaklıklar. Yeşil ve mavi arasında kararsız kalmış, yatağını beyaz ve gri taşlardan yapmış küçük bir nehir, ağaçların ardına gizlenmiş bir hazine gibi usul usul akıyor şimdi. Her bir adımda serinliği duyuluyor yavaşça. Önce çimenler serinliyor, gittikçe nemleniyor tüm yeşillikler. Uzaklardan gelen kuş cıvıltıları eşliğinde izlerken akan nehri, akan sularda arınma isteği geliyor şimdi. Güneşin kalbi saran sıcacık kolları, ıhlamurların taze kokusu, yeşillerin ışıltısı ve nehrin şarkısı.. Ne muazzam bir an değil mi?
Sonra atılır adımlar ve çekilir paçalar. Adım adım yürünür akmakta olan sulara. Bir nehre, durduğu yerde kaç kere girmiş olur bir insan? Serinliğiyle bir iğne gibi saplanan sulara kaç kere dokunabilir? Kaç kere arınabilir akan suyla insan? Zaman mı daha hızlıdır yoksa bir nehirden akan mı? Kim kavuşur gerçeğe sonradan? Nehirleri aşan mı, ömrü gençlikten alan mı?
Serin sulara attığı adımlarda da bunları düşünebilir insan. Düşünmek istediği ne varsa, kaçmak istediklerinden ya da.. Anlayamadığında olan biteni, yaralı bir kuşa acıdığından belki ya da acıttığında canını insanların dayanılmaz kalpsizliği.. İnsan hep düşünendir. Sonra bir bir serin sulara bırakır tüm fikirleri. Yürür nehrin içinde. Bu defa ayağına batan kuru bir ot değil, beyaz ve gri bir taş kümesidir. Yürür yine de. Serin suların usul usul akışını izleyerek, akan suların salınışını huzurla takip ederek. İnsan biraz da nehirlerin içinde saklanmış taşlar gibidir. Yosunlandıkça yumuşayan, en narin sularla birlikte yaşayan, üşüyen bir taştır belki. Bu düşünceleri de suya bırakmak gerekli..
Adım adım çıktığınızı düşünün o sudan. Olan ve olmayan her ne varsa akıp gidiyor şimdi. Her bir adımla uzaklaşıyorsunuz soğuktan ve irili ufaklı batan taşlardan. Sudan çıktıkça adımlar ısınıyor, güneş kollarını bir şal gibi sarıyor ve ıhlamur kokusu yeniden sarıyor etrafı. Burundan kalbe dolan bir koku bu. Anıların kokusu, doğanın kokusu. Serin sularla üşüyen kalbi bu yeşil çimenlere uzanıp güneşin tatlı sıcaklığıyla ısıtma vakti. Dinleyelim şimdi toprağı, onun da anlatacağı bir şeyler vardır belki..
