30 Nisan 2020 Perşembe

Sulara Bırakılan Zamanlar


      Tatlı bir öğlen güneşinin altında, yalın ayakla yaptığınız bir kır gezisini düşünün. Yemyeşil çimenlerin arasında, baharın neşesi kırmızı gelincikler ve kalbi güneşi andıran beyaz kır çiçekleri eşliğinde yürümektesiniz. Adımlarınızı attıkça çimenlerin sıcaklığını ve aynı zamanda birkaç kurumuş otun ayaklarınıza hafiften battığını hissediyorsunuz. Yer yer unutma beni çiçekleri, karabaşlar ve kasımpatı demetleri.. Öyle keyifli bir yürüyüş ki..

      Etrafınızı çevreleyen ulu söğütlerin rüzgarla sallanışı, sallandıkça sarıyla yeşil arası taze yapraklarının telaş dolu hışırtısı ve uzaklardan esen tatlı bir yel ile birlikte dalgalanan kar beyazı keten gömleğiniz size yeni bir serinlik vermekte. Yürüdükçe ısınıyor kalbiniz ve dağılıyor tüm düşünceleriniz. Bazen beyaz bir yumak gibi zıplayan tavşanlar çıkıyor karşınıza bazen de bir diğer adımını sorgulayan gezgin kaplumbağalar. Adımlar ve duruşlar.. Bir karga sesi sarıyor sonra her yeri. Peşinden de minik serçeler ve kırlangıçlar.. Bu tatlı öğlen vakti, cennetten kısa bir zaman yansıması sanki..

      Yürüdükçe bir yeşillik çarpıyor gözünüze. Bunlar bir sıralı bir ağaç ordusu. Farklı farklı türler kardeşçe dizilmişler. Ve ardından rüzgarla gelen ıhlamur kokusu. Yürüdükçe yaklaşan bu koku temiz ve taze. Baharın tüm işvesiyle kaplıyor her yeri. Yaklaştıkça duyulan bir ses var şimdi. Bu ses belli ki suyun doğaya seslenişi. Hızlandıkça adımlar, biraz daha görünür oluyor tüm uzaklıklar. Yeşil ve mavi arasında kararsız kalmış, yatağını beyaz ve gri taşlardan yapmış küçük bir nehir, ağaçların ardına gizlenmiş bir hazine gibi usul usul akıyor şimdi. Her bir adımda serinliği duyuluyor yavaşça. Önce çimenler serinliyor, gittikçe nemleniyor tüm yeşillikler. Uzaklardan gelen kuş cıvıltıları eşliğinde izlerken akan nehri, akan sularda arınma isteği geliyor şimdi. Güneşin kalbi saran sıcacık kolları, ıhlamurların taze kokusu, yeşillerin ışıltısı ve nehrin şarkısı.. Ne muazzam bir an değil mi?

      Sonra atılır adımlar ve çekilir paçalar. Adım adım yürünür akmakta olan sulara. Bir nehre, durduğu yerde kaç kere girmiş olur bir insan? Serinliğiyle bir iğne gibi saplanan sulara kaç kere dokunabilir? Kaç kere arınabilir akan suyla insan? Zaman mı daha hızlıdır yoksa bir nehirden akan mı? Kim kavuşur gerçeğe sonradan? Nehirleri aşan mı, ömrü gençlikten alan mı?

      Serin sulara attığı adımlarda da bunları düşünebilir insan. Düşünmek istediği ne varsa, kaçmak istediklerinden ya da.. Anlayamadığında olan biteni, yaralı bir kuşa acıdığından belki ya da acıttığında canını insanların dayanılmaz kalpsizliği.. İnsan hep düşünendir. Sonra bir bir serin sulara bırakır tüm fikirleri. Yürür nehrin içinde. Bu defa ayağına batan kuru bir ot değil, beyaz ve gri bir taş kümesidir. Yürür yine de. Serin suların usul usul akışını izleyerek, akan suların salınışını huzurla takip ederek. İnsan biraz da nehirlerin içinde saklanmış taşlar gibidir. Yosunlandıkça yumuşayan, en narin sularla birlikte yaşayan, üşüyen bir taştır belki. Bu düşünceleri de suya bırakmak gerekli..

      Adım adım çıktığınızı düşünün o sudan. Olan ve olmayan her ne varsa akıp gidiyor şimdi. Her bir adımla uzaklaşıyorsunuz soğuktan ve irili ufaklı batan taşlardan. Sudan çıktıkça adımlar ısınıyor, güneş kollarını bir şal gibi sarıyor ve ıhlamur kokusu yeniden sarıyor etrafı. Burundan kalbe dolan bir koku bu. Anıların kokusu, doğanın kokusu. Serin sularla üşüyen kalbi bu yeşil çimenlere uzanıp güneşin tatlı sıcaklığıyla ısıtma vakti. Dinleyelim şimdi toprağı, onun da anlatacağı bir şeyler vardır belki..

28 Nisan 2020 Salı

Bozkır Süvarileri


      Saat 02.37 ve gecenin zifiri karanlığında yazıyorum şimdi. Tam şu an o kadar huzurlu hissediyorum ki kendimi. Bir hafiflik var kalbimde. Anladım ki ben gece insanıyım. Ciddi anlamda gece zihnim açılıyor, kendimi daha rahat hissediyorum. Bunu yeni keşfetmedim aslında. Çocukken de gece kendimi daha mutlu hissederdim. Bunun bilimsel bir izahı var mıdır bilmem ki mutlaka vardır, gece kendimi daha mutlu ve huzurlu hissediyorum işte. Neden insanlara zaman dilimini seçme hakkı verilmiyor sahi? Her tür meseleyi şu saatlerde huzur ve dikkatle çözebilirim. Sonra bakarım yıldızlara biraz parıltılarla dolar kalbim. Günümü böylece güzelleştiririm. Bu bence bir tercih meselesi ama zaman ne gösterecek bilinmez tabii..

      Belirsizliğe doğru yürümeye devam ediyoruz yine. Aslında çoğu şey belli de ilahi sürprizlere daima açık olan kapılardan bir şeyler bekliyor insan. Gün, doğumlarla ve ölümlerle geçiyor. Bir hayat bitip yeni bir hayat başlıyor. Ne muazzam döngü değil mi? Bu yalnızca insan için geçerli değil tabii. Akla gelebilecek her şey bu döngünün canlı bir örneği. Her şey.. Önce doğuyor, sonra parlıyor, azalıyor ve ölüyor. Öldükçe yeniden doğuyor, bittikçe yenisi yapılıyor, koparıldıkça yenisi dikiliyor toprağa. Değişiyor, dönüşüyor, aynılığıyla başkalaşıyor adeta. Müthiş..

      Bundan sebeptir ki, her şey değişir ve dönüşür çünkü aslında her şey bir bütündür diye düşünerek bağlanamıyorum hiçbir meseleye. Hepsi birbiriyle bağlantılı, birbirini besleyerek varlığını sürdürmüş, ömrünü doldurmuş düşünceler. Günler geçiyor. Bir şeyler duyuyoruz, bir şeyler okuyoruz. İnanıyoruz, hissediyoruz, kavrıyoruz. Sonra bitiyor her şey. Yeni bir ışık doğuyor, gerçekliğin tahtında hükümranlığını sürdürüyor. Ben yine kendi dilimle konuşmaya başladım sanırım. Olur öyle şeyler, takılmayalım.

      Herkes bir şey ve aslında hiçbir şey. Atını alanın koştuğu, tökezleyenin toz olduğu bir dünya bu. Gözleriyle gördüğünü algılayamayıp, işittiğine sorgusuz sualsiz saplanan insanların çağı bu. Sürsünler atlarını! Bozkırlar sizindir be hey atlılar! Süzgeç yok nasılsa, yaşayın mutluca, huzurluca. Ey Süvariler! Unutmayın ki, ilahi kamera anbean kayıtta.

      Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir, diye bir söz var. Kısmen katılıyor kısmen de yarınların sürprizlerle dolu olduğunu düşünüyorum. Buna inanmamak daha mantıklı ama yaşadığım birkaç olay, bu sürprizlerin varlığını daha geçerli kılıyor. Yarınlardan ne bekliyoruz bilmiyorum ama bildiğim bir şey var ki geçiyor hayat. Tüm dereler nehirlere kavuşacak. Nehirler denize ve hepsi nihayetinde toprakta can bulacak. İşte hayat..

      Gördüğüm, duyduğum, dinlediğim ne varsa bir lezzet arıyorum şu zamanlarda. Arayan buluyor elbet. Bulduğum kadarına şükür diyerek günümü güzelleştiriyorum kendimce. Hayat tam bir trajedi olmakla birlikte bu güzelliklerle değerleniyor bence. Trajedinin kaynağı insanlar olmasa, kalbinin kötülüğüyle boş işler peşinde koşmasa ne de güzel olur dünya. Ah dünya, canım dünya..
      Yıldızlardan yaptığım bir demet bırakıyorum buraya.
      Okuyan göğe baksın. Bütün sır orada.

26 Nisan 2020 Pazar

2040 Yılına Selam Olsun


      Bu aralar aklımın köşesinden yirmi yıl sonra nerede olacağım düşüncesi geçiyor. Neden bilmiyorum. Herhangi bir hayal ve beklentiyle değil de akıbeti merak ediyorum. Allah ömür verir de o yılları görürsem neler yaşamış, neleri aşmış, nelerden ders almış olacağım acaba? Bir yandan belirsizlik, sisli bir ormanda yürümek gibi tedirginlik verse de bir diğer yandan heyecan duyuyorum.

      Nasıl bir insan olacağım acaba? İyi biri miyim? Neşem benimle mi yoksa almışlar mı elimden? Neler çıkmış karşıma, kimleri tanımış, kimlerin ışığıyla aydınlanmış ve belki de aydınlatmış olacağım hayatımda? Nasıl bir ortamın içinde, kimlerle dostluklar kurmuş olacağım gibi sorularla aklımın köşesi seyran yeri. Böyle böyle geçiyor işte günler. Ömür gibi.. İnanıyorum ki hayaller evet güzel ama kader adını verdiğimiz, çok daha evvelden çizilen bir rota var hepimiz için. Asıl heyecan veren de bu benim için.

      Dünya bir sahne ve hepimizin bir rolü var bu sahnede. Rolünü bitiren geri dönüyor. Madem ki böyle, lezzet almak gerek. Ciddi anlamda yaşam mottom bu. Keyif almak, aydınlanmak ve aydınlatmak gerek. Bir ömür ancak böyle güzel yaşanır değil mi? Bence öyle. Yani şimdilik. Bilmiyorum, düşünceler de değişir..

      Hayat aynı zamanda bir yol gibi. Muhteşem bir zeka dizayn etmiş sanki. Neler yaşayacağını, nelerle savaşacağını, kimlerle karşılaşacağını, tedbirlerinin nasıl havada kalacağını, hayallerin ve gerçeklerin hangi sulara karışacağını, hangi yangınlardan kurtulacağını kestiremiyor insan. Yol bazen günlük güneşlik bazen de alevden seller gibi. Öğrendiğim birkaç şey ise zaman geçmezken ömür biter ve bir anda değişebilir her şey. Bundan başka bir şey bilmiyor ve hiçbir şeyi çok da ciddiye alamıyorum. Çünkü gerçeğin de bir gerçeği vardır, şimdilik böyle düşünüyorum.

      Aklımdan yalnızca sorular geçmiyor elbette. Hala bir şey arıyorum. Ne arıyorum tam olarak bilmiyorum. Bazen ona yaklaşmış gibi oluyorum sonra yine, alıyor bir düşünce.. Belki de ömür arayarak geçen bir şeydir? Aramak bahanesidir yaşam denen meselenin. İnsanı adım adım yürüten, seneleri alıp götüren bir arayıştır belki. Olamaz mı? Bu da olabilir. Olmayabilir de ama şimdilik bu aklıma yatıyor diyelim. :)

      Velhasıl karantina günleri böyle düşüncelerle geçiyor işte. Yalnızlığımın içinde kalabalığım diyebilirim ve bu kalabalık benim dinlediğim, okuduğum, izlediğim insanlarla dolu. İnternet büyük hikmet.. Ben de bir şeyler arıyorum kendimce. Umarım hakikatten kendi payımı da bulurum diyerek kapanışı yapıyor, sağlıklı günler ve güzel bir ömür diliyorum..

      

25 Nisan 2020 Cumartesi

Bir Yeni Heves


      Saat 02.22 bir deli baş ağrısıyla yazıyorum şimdi. Günlerdir içimden gelmiyordu yazmak. Zorlamadım ben de kendimi, geceye kısmetmiş.. Karantina günlerimiz kaldığı yerden devam ediyor. Sokağa çıkma yasağı içindeyiz hatta. Bu bile normalleşti. Virüsü kabullendik. En önemli işler askıda bekliyor şimdi. Ne garip değil mi? Arsızlığa vuran, inatla gezip dolaşan olmuyor mu? Oluyor tabi.. İnsan. Kıvrımlar herkeste aynı değil demek ki.

      Günler aynı hızla geçmekle birlikte biraz daha farklı bir heyecana büründü benim için. Yine bir gece vakti 03.00 sularında 'bendir' düştü aklıma. Erbane ve bendir arasında kaldım aslında sonra düşündüm taşındım bendirde karar kıldım. Sabahında siparişimi verdim 20 Nisan'dan beri beklemedeyim. Bir yandan da kendimi dinliyor, heyecanımın geçip geçmediğini, hevesimin bitip bitmediğini sorguluyorum. Günler geçti ama benim gönlüm geçmedi. Uzun zamandır ilk kez heyecan duyuyorum. Bu benim için çok güzel bir şey tabii.

      Bendir, def diye de bilinen, herhangi bir zil ve halka eklentisi olmayan, vurmalı bir müzik aleti. Çalabilir miyim bilmiyorum. Ama yaparız bir şeyler. Heyecan olursa her şey olur, zor gelmez denemeler. Heves ne büyük hikmet.. Heyecan duymak, beklemek.. Ben uzun zamandır bu kadar heves duymamışım demek ki bir şeye. Gönlüm aç kalmış. Umarım bendire hevesim ve heyecanım daim, yolumuz uzun olur.

      Diğer yandan sanal dünyada, gerçek dünyamızdan dahi göçmüş insanlar tanıyorum. Onlarla yapılan sohbetleri, röportajları dinliyorum. Böylelikle yeni pencereler açıyorum kendime. Düşünemediklerimi söyleyen, göremediklerimi görebilen insanları dinliyorum kendimce. Ben her insandan bir şeyler öğrenebileceğimizi düşünenlerdenim. Kimilerinden bir şey, kimilerinden çok şey öğrenilir bu ayrı mesele tabii. Bu doğrultuda kişi bazında zaman ayarlamasını yapmak önemli. Çok çok kıymetli insanlar dinliyorum. Tapmadan dinliyorum. Kıymetinin bilincinde olarak ama onunda bir insan olduğunu, zaafları ve nefsi olduğunu unutmadan..

      Dünya çok büyük vesselam. Yaşadığım alan zerresi dahi değil ve ben o zerrenin zerresine bile vakıf değilim. Çok farklı kültürler, çok farklı yerler, çok farklı yaşamlar var. Çok çok farklı işte.. Zaman nehrinden testiyi doldurmaya çalışıyorum kendimce. Bazen, bölgesel olarak önümüze attıkları kemiklerle oyalandığımızı ve bize öğretilen komik bilgileri ciddiye alarak dünyayı kurtardığımızı sanarak yaşıyormuş gibi yaptığımızı düşünüyorum. Şahsi fikrim şimdilik böyle. Daha farklı bir düşünceye kapılırsam devrin düzenini daha anlamlı bulurum belki. Zaman.. Hiçbir şey o kadar da önemli değil. Anlatacak çok şey var ama uzatmaya gerek yok diyerek kapanışı yapayım artık.

      Öteki olan her şeye saygı ve sağlık dolu günlere..

11 Nisan 2020 Cumartesi

Sokağa Çıkma Yasağı


      Bugün kayıtlara geçmeli. Bunun için telefonla da olsa yazmaya karar verdim. Gerçi ülkemizde her yeni güne bir yeni olay serisi devam ediyor ancak yine de unutulmasın. Saat 01.05 bundan 3 saat öncesine gidelim haydi.

            

      10 Nisan 2020 akşam 21.50’de 31 ilde sokağa çıkma yasağı ilan edildi. 00.00 itibariyle halk sokağa çıkamayacak dendi. Bunun üzerine halk akın akın marketlere, fırınlara, tekellere gitti. Yetti mi? Hayır. Bursa ilinde pazar kuruldu halk alışverişini dahi yaptı. Bir fırının önünde kavgaya tutuşan cengaverleri de unutmamak gerek tabii.. Markete Cola almak için mi giden ararsınız, Luppo için gideni mi.. Tam bir trajedi!

      Haftalardır gönüllü karantina uygulaması ile evinde oturan halk, gün itibariyle bağından boşanmış gibi döküldü sokaklara. Havalar ısınıyor ve insanlar sokaklara dökülmesin bu hafta sonu diye yapılan bu uygulama, haftalardır evde kalan halka amacını unutturdu adeta. Bıraksalardı insanları, muhtemelen bu kadar yayılmazdı. Akıbet tam bir muamma.

      Velhasıl maşallah dediğimiz 3 gün yaşadı, tüm ülke 2 günlük sokağa çıkma yasağının haberiyle akın akın kalabalığa karıştı. Haftalardır belirli bir çizgide ilerleyen vaka sayısı 14 günün sonunda nasıl bir hal alacak düşünmek dahi istemiyorum. İyi bir şey yapmaya çalışırken bence çok daha kötü bir şey yapıldı.

      Yapılacak şey yasağın ilan haberinin yanında fırınların, eczanelerin ve açık olacak diğer kurumların da belirtilmesiydi. Halk büyük bir belirsizlik içinde ekmek almaya koştu. Sonra kuru pasta sırası ekranlarda yer buldu. Dünyanın gündeminde olabiliriz şu an. Hayretle izliyorlar bizi. Gerçekten. Eminim ki bugün dışarı çıkıp alışveriş yapan insanların yarısından fazlasının evinde yeterince stok vardır. Ne desek boş.. Bilinçsizlikten de farklı bir durum bu aslında. Acımasızca. Olan sağlık çalışanlarına olacak, malzeme yetersizliğiyle kıvranılacak günler kapıda.

      Haftalardır yasak gelmeli diyen insanları dinlemeyip, önerilere ekonomik fikirlerle sırt dönüp ani bir kararla sokağa çıkma yasağı getirmek nelere mâl olacak hep birlikte göreceğiz. Cidden her günümüz bir olay. Oysa bu süreci güzel idare etmiştik. İnsanlar evindeydi. Bugün kaç bin kişi enfekte oldu Allah biliyor. Bilim kurgu filmi gibi günlere kendi imzamızı da atmış olduk. Ah o pazar alışverişi yok mu.. Gözlerim kanıyor. Aklım zaten firarda.

      Umudum kalmadı ama Allah akıl, fikir, sağlık, huzur ve cehaletle savaşmaya sabır versin diliyorum. Tüm dünya ile birlikte yalnızca virüsle değil, cehaletle de savaşıyoruz.
      Güzel günlere..

11 Nisan Cumartesi
       01.32

6 Nisan 2020 Pazartesi

Kıyametin Beklenmeyen Hali


      Düşünsenize..

      Dünyayı sarsan bu virüsü birileri üretti diyelim. (Bununla ilgili birçok iddia var.) Varsayalım ki bunu üreten insanlar devlet destekli. Virüsü üreten elbet çaresini düşünmüş, panzehrini oluşturmuştur. Ama çözüm için büyük bir patlamayı bekliyorlar diyelim. Şu an bir senaryo yazıyoruz o yüzden her şeyi diyebiliriz! Devam..

      Kimi güçlü ülkeler virüsün etkisiyle adeta kırılıyor, amaçlanan denge değişimi yavaş yavaş sonuç vermeye başlıyor. Önemli isimlerin birer birer hayata veda ettiği, beyin göçü ile gelen süper zekaları birer birer toprağa veren güçlü ülkeleri düşünelim. Zengin fakir ayrımı yapmaksızın insan eleyen bu virüsün kimse önüne geçemiyor. Virüs için ilaç üretmeye çalışan bilim insanları dahi birer birer pes ettiğini açıklıyor. Dünya asla tahmin edemediği bir savaşın içinde gibi.
Öngörülemeyen ve sonucunun asla kestirilemediği bir savaş..

      Ülkeler gün geçtikçe daha çok kayıp verdi, çok çok önemli isimler ve devlet adamları virüs yüzünden -ölümsüz zannettiği- dünyaya veda etti. Bazı ülkeler kurtuldu bu illetten ya da her şeyi kontrol altına aldığını düşündü diyelim. Senaryoyu burada başlatıyorum. Üretilen virüs amaçlanan seyrinden çıkarsa? Asla beklenmeyen bir hal alıp bulaştığı insan iyileşse bile form değiştirip saklanıyorsa? İyileşen ve evlerine dönen insanlar, içinde farklı formlarda bulunan yeni bir virüs taşıyıcısı oluyorsa?

      Haydi biraz daha heyecan katalım. Tüm bu salgın krizinin gizlenen panzehri işe yaramazsa? Dünya daha büyük bir kaosa doğru koşarsa? Değişen formuyla birlikte yalnızca insanları değil, yaşayan tüm canlıları öldürmeye başlarsa? Bu virüsün asla önü alınamazsa? Üreten insanların dahi çaresiz kaldığı ve ürettiği virüsün zehriyle yandığı bir dünya.. Çılgınca değil mi?

      Bir minik senaryo daha ekleyelim haydi. Düşünsenize, yaşayan tüm canlılar ölüyor dünyada. Bir kuş dahi kalmıyor geride, tek bir balık yüzmüyor denizde. Bakteriler de bir süre sonra ölüyor diyelim. Öyle bir hal.. Işıkları yanan binalar, insan eliyle oluşturulan yapılar, evler, arabalar, kurumaya yüz tutmuş bitkiler, ağaçlar.. Ve ölüm sessizliği..

      Senaryoyu derinleştirebiliriz ama daha fazla mevzunun içine girmek istemiyorum şimdi. Nihayetinde beklenen bir kıyamet var inancımıza göre. Kıyametin beklenmeyen bir hali aklımda işte böyle esti. Öyle bir şey olsa, sonrasında ne olur acaba? Yeni bir canlı türü mü ortaya çıkar? Işık yıllarının ardından farklı gezegenlerde yaşayan canlılar mı bu gezegenin akıbetini sorgular bilinmez. Senaryomun bu kısmını da düşüneyim ben en iyisi.

      Yarın ne olacak bilmiyoruz. Böyle ilginç günler içinden geçerken umarım Dünya dinlenmiş ve bizi affetmiş olur..

4 Nisan 2020 Cumartesi

Mavi Göğün Ardı


      Saat 05.28
      Gecenin güne ramak kalmış eşiğinden bildiriyorum. Günler geceye, geceler belirsizliğe doğru gidiyor ve günden güne bu belirsizlik gelecek günlerin karanlığından soğuk bir yel estiriyor. Virüs dünyada aldı başını gitti. Bağından boşanmış gibi geziyor tüm bedenleri. Ülkemizde de özgür ruhu devrede. Kimler kaldırabilir bu davetsiz misafiri bilmiyoruz. Biz bunu düşünürken sağlıkçılar da yoğunluk olmasın da insanları tedavi edebilelim diye düşünüyor. Bu ayın kahramanları kesinlikle sağlıkçılar, sağ olsunlar.

      Umut dolu açıklamaların yerini, uzman doktorların isyanı almaya başladıkça ben de biraz daha tedirgin hissettim kendimi. Aslında tedirginlikten de ziyade çaresizlik. Kim dinliyor ki bizi.. Bir şeylere geç kalmış olmanın telafisi asla olmayacak çünkü yitip giden canlar olacak. ''Yarın başımıza ne geleceği belli değil, biz sağlıkçılar da dahil olmak üzere herkes birbirinden helallik istemeli.'' dedi bir doktor. Haydi bakalım çöz şimdi bu düğümlü sözcükleri.

      Umut dolu sözcükler sıralıyorum kendimce. Sonra kendi kendime soruyorum, onlar bilmiyor da biz mi biliyoruz? Keşke bunu yalnızca ben sormasam, yetkililer de sorsa mesela. '' Milyon kat önlem al, soluduğun havayla bile bulaşabilir sana, neyi bekliyorsun! '' İçimden geçen bu gibi cümleleri, içimin kara kaplı defterlerinde bırakıyorum şimdi. Söz uçacak yazı kalacak ve tarih bu günleri asla unutmayacak. Bir salgın kaç yılda bir kahreder ki bir gezegeni?

      Allah affetsin, içimden geçen bir başka düşünce daha var -ne yapayım var işte- ve bu düşünce durup durup yokluyor zihnimi. Şimdi.. Bu salgın yalnızca hijyen kaynaklı olsaydı, kaliteli ve üst düzey ürünlerle temizlenebiliyor olsaydı, uzatmayacağım lafı: yalnızca fakir toplumlarda, susuz bölgelerde ve dolayısıyla temizliğin öncelik olmadığı ülkelerde ya da bölgelerde olsaydı, bu kadar ciddiye alınır mıydı? Ve uzaklardan bir ses yankılandı... Tabii ki alınırdı! İnsan canı her şeyden kıymetlidir! Bunun zengini, fakiri olur mu! İnsan her konumda insandır!

      Değildir arkadaş! İnsan her konumda aynı insan değildir! Öyle olsa Afrika örneği akla ilk gelen olmazdı değil mi? Çekmedikleri çile kalmadı. Ne yiyecek var ne su. Salgınlarla ölen onca insan.. Kim bakıyor yüzlerine? Ayağında sağlam ayakkabısı olmayıp elinde silah olan kabileleri ne yapacağız? Kim bakıyor onların dertlerine? Yok mu devlet başkanları? Yöneticileri, kan emicileri, özür dilerim(!) başkanları, vekilleri diyecektim. Hani insan her konumda insandı? Hani kardeştik? O kadar uzağa gitmeye gerek yok aslında. Hala su/s sorunu yaşayan köyler var ülkemizde. 20 saniye ellerini yıkayabilecek suyu olmayan köyler..
      Biraz daha iyi imkanlarla halledilebilen bir şey olsaydı bu virüs, bu kadar önlem alınır mıydı, soru işaretleri sarıyor orta beynimi. Yalnızca bizim ülkemizde olan bir olay olsaydı, gidebilen başka ülkelere gider kalan halk bir kafes içinde kırılırdı. Can derdine düşen insan, arkasına bakmaz; tok, açın halinden asla anlamaz. Örnekleri çeşitlendirebiliriz pek tabii. Tüm bunlar şahsi düşüncelerim. Bu kadar kötü düşünmeyi ben de istemezdim ama düşündürdü işte insanoğlu beni.

      Bunları düşünmemek adına makalelere açıldım şu saate kadar. Kaybolabileceği bir alan bulduğunda başka bir evrene geçiyor insan. Orada başka bir dünya var. Okudukça devamı geliyor, saatler nasıl geçiyor insan asla anlamıyor. Bu da bir nevi terapi. Bu hassas günler insanı rezil de eder, vezir de eder. Bu yüzden muhakkak bir şeylerde kaybolmak gerekli. Kitap oku, müfredat konularına bak, test çöz, işe yarayan bir şeyler dinle, izle derken sabaha ereceğiz. İleride bu karanlık günleri abarta kabarta anlatıp bir daha yaşanmamasını dileyeceğiz.

      Saat 06.06 oldu şimdi. Odamın günle yarışan ışığını kapatıp perdeleri açma vakti. Yeni bir gün doğdu. Mavi göğün ardında tertemiz bir sabah var. Uyandı martılar, kargalar, güvercinler, kumrular.. İşte şimdi martı sesleriyle pır pır eden kalbimi inzivaya çekme vakti. Gün sizin olsun, gecenin karanlığı benim; martı sesleri yeter bana, tüm kuşlar sizin..
Her şeye ama her şeye rağmen sağlıklı ve huzur dolu günler dilerim.

Çatırtıları Duydunuz mu?

      Kulağım çınladı, işte geldim. Beni mi anmıştınız? :)       Tabii ki dönüp dolaşıp konacağım dal, burası olacaktı. Bu defa kendi düşünc...